Sayfalar

28 Nisan 2009

ermeni katliamı haberleri

gazetelerden ermeni katliamı haberleri

derin tarih

Ermeni soykırımı tezinin temelleri çürük

Amerika`nın, soykırımı alanında önde gelen akademisyenlerinden biri tarafından yazılan bir kitap, Ermenilerin soykırımı iddialarının dayandığı temellerin son derece çürük olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

ermeni katliamları

Ermeni Katliamları - Büyük Feleketler Dizisi
Belgeli, kanıtlı, gerçekçi

***

Tüyler ürperten Ermeni vahşeti yazı dizisinden derlemedir.
yeniçağ gazetesi \ Macit Soydan yazı dizisi

Etnik kimlikler üzerine HAÇ vuruldu

Hocalı katliamı hiçbir savunması olmayan insanlara karşı gerçekleştirildi. Hocalı’da yaşayan 613 Azeri sistematik bir yok etme politikasıyla hayatlarını kaybetti. Uluslararası hukuk kurallarının çiğnendiği Hocalı’da jenosid açıkça uygulandı.
İnsanların katledilmesinin yanında Ermeniler kadınları ve kız çocuklarını uluslararası kadın ticaretinde kullandı.
Küçük çocuklardan alınan ilik örnekleri hastalara satıldı.
Hocalı’da insanların organları uluslararası organ mafyasının eline düştü.
İnsanlara canlı canlı etnik kimlikleri hiçe sayılarak haç damgası vuruldu.

Beyrut’ta yayımlanan bir Ermeni’nin anıları da Hocalı’da yaşananların boyutlarını ortaya koyuyor. Anılarında Hocalı’da yaşananlardan dolayı pişmanlık duyduğunu belirten bu kişi, Hocalı’da katledilen Azerileri ölüp ölmediklerini kontrol etmek için geriye dönen Ermenilerin, yaşama şansı olan yaralı Ermenileri bile acımadan yeniden ateş ederek öldürdüklerini söyleyerek, bundan büyük bir vicdan azabı çektiklerini ifade ediyor.

Bundan tam 17 yıl önce...
Dağlık Karabağ bölgesindeki Türk yurdu Hocalı’yı basan Rus destekli Ermeniler, yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden tam bin 300 soydaşımızı akılalmaz işkencelerle katletti

Hocalı katliamı, Karabağ Savaşı sırasında 25 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kentinde Azeri sivillere, Ermeniler tarafından yaşatılan vahşet olarak biliniyor.

Azeri kaynaklarının ve Memorial, İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi bazı uluslararası insan hakları kuruluşlarının bildirdiklerine göre katliam, Rus 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğindeki Ermeni silahlı kuvvetleri tarafından gerçekleştirildi.

Rus tarafının tersini söylemesine karşın alaydan firar eden üç Rus askeri 3 Mart 1992’de düzenledikleri basın toplantısında, Hıristiyan Ermeniler yanında Müslüman Azerbaycanlılara karşı savaşmalarının istendiğini itiraf etti.1991 yılında Azerbaycan’ın bağımsızlık ilanı ardında kurulan mecliste Sovyet dönemindeki olan olaylar nedeni ile halktan gelen baskılar karşısında Dağlık Karabağ’ın özerk bölge statüsünü kaldırılmasına karşılık Dağlık Karabağ Meclisi bir halk oylaması düzenleyerek cevap verdi. Çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu bölgede referandum sonucunda Dağlık Karabağ Parlamentosu bağımsızlığını ilan ederek 6 Ocak 1992 tarihinde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti kuruldu. Ermenistan dahil hiçbir ülke tarafından tanınmayan bu bağımsızlık ilanı ardından 1992’de Sovyet birlikleri bölgeden çekildi.

Ruslar destekledi
Hocalı Katliamı’na giden süreçte Ermenilerin Ruslar tarafından açıkça desteklendiğinin bulguları da var. Ermeni gönüllülerden oluşan silahlı gruplar Dağlık Karabağ’a yerleştirilirken ardından son Sovyet lideri Mihail Gorbaçov, 25 Temmuz 1990’da yayımladığı bir kanun ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti yasa dışı silahlı grupların kurulmasını yasakladı ve kanunsuz olarak saklanan silahlara el konulmasını sağladı.. Bu kanunla birlikte Azerbaycan’ın bütün bölgelerinde av silahları da dâhil olmak üzere silahlar toplanırken, Dağlık Karabağ’da ise bu görev Rus askerleri tarafından yerine getirildi.. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler tarafından otobüs baskınları, yol kesme gibi eylemler gerçekleştirilmeye başlandı. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlandı.. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirildi..


Diri diri yaktılar

Vahşeti yaşayan ve sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, For the Sake of Cross (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında olayı şu satırlarla anlattı : ...Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hálá yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.

Resmen soykırım
İnsan Hakları İzleme Örgütü de, olayı katliam olarak nitelendirdi. Azerbaycan Parlamentosu 1994’te Hocalı’da yaşanan katliamı “soykırım” olarak kabul etti. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyeleri Arnavutluk, Azerbaycan, Birleşik Krallık ve Türkiye’nin yanında Bulgaristan, Lüksemburg, Makedonya, Norveç tarafından yayımlanan 324 nolu Avrupa Konseyi bildirgesinde; Ermeniler tüm Hocalıları katlettiler ve tüm şehri harap ettiler ifadesine yer verildi. Ayrıca Avrupa Meclisi’nin 30 üyesi, Hocalı Katliamı’nın Ermeniler tarafından 19. yüzyıldan itibaren devam ettirilen “soykırım”ların bir aşaması olarak el alınması gerektiğine dair bir demeç verdi.

Bir kasaba haritadan silindi!
Önce kasabanın hava ve karayolu ulaşımı engellendi; sonra su ve elektrikler kesildi. Alçakça darbe ise kasaba ablukaya alındıktan sonra vuruldu
Yukarı Karabağ bölgesinin en önemli tepelerinden birisinde olan Hocalı köyü Ermeniler için askerî bir hedef niteliğindeydi ve coğrafi-olarak saldırıya müsaitti.

Şubatın ikinci yarısından itibaren Hocalı, Ermeni silahlı birliklerinin ablukasına alındı ve her gün toplar ve ağır makineli silahlarla bombalandı.

Tamamıyla yok edildi
936 km2’lik alana sahip ve 2.605 aileden ibaret 11.356 kişinin yaşadığı Hocalı kasabası 26 Şubat 1992 tarihinde tehcire maruz kaldı ve kasaba tamamıyla yok edildi. Hocalı bu katliamın yaşandığı sırada Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin koruması altında değildi. Bu nedenle Silahlı Kuvvetler Hocalı halkına yardım edemedi. Ermenistan Silahlı Kuvvetleri köyü üç yönden kuşatırken, helikopter ve ağır silahların yardımı ile önce köyü bombaladı ve ardından da köye girerek katliam yaptı.. Ermeniler bu hareketleri ile Azerbaycan Türkleri’ne Dağlık Karabağ konusunda bir mesaj vermek ve stratejik bir konumda bulunan kenti işgali amaçlamışlardı.

Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görüldü. Aynı vahşetten hamile kadınlar ve çocuklar bile nasibini aldı..

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=13763
::.. Macit Soydan..::


Akıl almaz vahşetler!
Gözlerini kan bürümüş Ermeni çeteler, aralarında ’kız mı, oğlan mı’ iddiasına girdikten sonra hamile kadının karnını kasaturayla deştiler.

Hocalı katliamında yaşanan bir sahne şu diyaloglarla dünyayı şok etti: “Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars’ta, Ağrı’da, Van’da Erzurum’da da ataları oynamıştı. Onlardan duymuşlardı. Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı... Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı:
-Akçik, manç?.. (Kız mı, oğlan mı?)
-Akçik... (Kız)

İnanılmaz barbarlık
Bu cevap üzerine ’oğlan’ diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı. Kan bürülü gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.
-Tun şahetsar, ınger... (Sen kazandın, yoldaş)
-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes
bidigişdana... (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?)
-Mayrigı bedge gişdatsine. (Annesi besleyecek elbette)
Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni milis, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:
-Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver)

Kesik başla futbol maçı
Aynı dakikalarda Hocalı’nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi. Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:
-Asixn ma/, çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek... (Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın...) Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa, başı da orta yere düşmüştü... Ermeniler zafer naraları atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.

Kafa derileri yüzüldü
Bu yaşanan vahşet Ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarından öğrenildi. Ajanslar, katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu. Türkiye’de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları Batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi. Ermenilerin işgal ettikleri Hocalı’da dehşet verici olaylar yaşandı. Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar. Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını, sonra da kafa derilerini yüzdüler. Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular.


İnsanlar duyduklarına inanamadı
Hocalı’da şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı. Fakat katliam sonrası Hocalı’ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı’da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet’nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu: ” Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz.

Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu insanlık dışı mezalimin emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996’da Ermenistan Başbakanı oldu.
Karabağ’da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna, ’Hocalı Katliamı’nın baş sorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.


Kıyamet günü gibiydi
Bugün Azerbaycan’ın 48 iline yayılmış Hocalı kaçkınlarından (göçmenler) bazıları, Bakü yakınlarında bulunan ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurucusu Mehmet Emin Resulzade ile Mehdi Hüseyinzade’nin memleketi Novhanı Kasabası’nda yaşıyor.

25 Şubat akşamı, havaalanında nöbetçi polis olan Caferov, saldırının ilk anlarını şu sözlerle anlatıyor:

Kar, kızıla boyandı
“Akşam saat 22.00’yi geçiyordu. Bir anda top sesleri duyulmaya başladı. Şehrin bombalandığını gördük. Bir yandan top ateşi bir yandan da keskin nişancıların ateşi altında kaldık. Reisimiz ve pek çok arkadaşımız şehit düştü. Birkaç dakika içinde dumandan şehir görünmez oldu. Kadınlarımız, çocuklarımız Hocalı’daydı. Ben ve kurtulan birkaç polis şehre gittik. Bizim büyük silahlarımız, tanklarımız yoktu. Elimizdeki tabancalarla savaşmak zorundaydık.”

Şehirdeki manzaranın kıyamet gününü andırdığını söyleyen Caferov, evlerinden çıkan Azerilerin, diz boyu karların üzerinde kentin tek çıkış yolu olan Esergan yönüne doğru koşmaya başladığını görür. Bazıları da çocuklarını sırtlayıp yakındaki ormana doğru gider. Ellerinde silah olan birkaç kişi, kaçmaya çalışan kadınların, yaşlıların ve çocukların yardımına koşar. Halit Caferov, o karmaşada ailesini bulmaya çalışır. “Kar kızıla boyanmıştı, yerlerde komşularımızın, yıllardır birlikte yaşadığımız insanların cesetleri yatıyordu. Aralarında kendi ailemden birilerinin cesedi var mı diye bakınıyordum. Evimize girdim. Alttaki bodruma sığındıklarını fark ettim. Onları hemen evden çıkardım. Kardeşimle birlikte, diğer komşularımızı da toparlayarak Esergan yönüne kaçan gruba katıldık. Aramızda, Ermeni milisler tarafından ayak parmakları kesilen yaşlılar vardı. Onlar ilk ölenler oldu.”

.............

Donarak öldüler
Saldırıda bir oğlunu şehit veren 70 yaşındaki Hörü Ferzaliyev, Hocalı’da ebeydi. “Son 35 yılda hemen herkes benim elime doğdu. Pek çoğu gözlerimin önünde öldü” diye anlatıyor Ferzaliyev...

25 Şubat akşamı, top ateşi başladığında, gelini ve iki torunuyla birlikte evinden çıkan yaşlı kadın, geride savaşmak üzere kalan üç oğlundan birini kaybetmiş.
Gelini Mensure (37) Hocalı’da annesini, ağabeyini ve kız kardeşini şehit vermiş. Kendi evlerindeki sığınakta kurşuna dizilmiş halde bulunmuşlar daha sonra. Mensure Ferzaliyev yaşadıklarını şu sözlerle dile getiriyor: “O gece hiç kimse birbirini görmüyordu. Bacı kardeşini, baba oğlunu görmüyordu. Yaşadığım korkuyu bugün aynı şekilde hissediyorum. Yol yoktu. Kar diz boyuydu. Hocalı’nın tek bir çıkışı vardı. Kucağımdaki çocuğumla 11 gün boyunca o koridorda ilerledik. Yiyeceğimiz, suyumuz yoktu. Kar yedik. Etrafımız dağlarla çevriliydi. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Bir süre sonra çocuk sesleri azaldı. Anladık ki pek çoğu dayanamamış, annelerinin kucağında ölmüş. Yaşlıların hemen hemen tamamı öldü.”

Bebeklere bile acımadılar
Hocalı’ya baskın düzenleyen Ermeni milislerin zulmünden, kundaktaki bebekler bile kurtulamadı.

1 GECEDE 3 BİN KİŞİ ŞEHİT OLDU
Resmi makamlar, o gece Hocalı’da 613 kişinin acımasızca katledildiğini duyurdu. Ama Hocalı’da vahşetin canlı şahitleri, 7 bin kişilik kentte en az 3 bin kişinin yok olduğunu anlatıyor. “Bu sayıları neye göre hesaplayıp, neye göre açıklıyorlar aklım almıyor” diyen Halit Caferov, şunları söylüyor:
“ Tanıdıklarımı, akrabalarımı, komşularımı tek tek yazıyorum. Ben Hocalı’da doğdum büyüdüm. O gece Hocalı’da gözlerimizin önünde ölenlerin sayısı 2 binden fazlaydı. Pek çoğu, Ermenilerin koridor sonunda kurduğu pusuda kurşuna dizildi.”

İnsanlık tarihinde ölüyü öldüren tek millet ERMENİLER Ermeni milisler, binbir türlü işkenceyle katlettikleri kadın ve çocukların cesetlerini bile vahşice süngülediler

Dünya seyirci kaldı.
Bugün Bakü’deki Zimnıy Sad Sanatoryumu’nda yaşayan Hocalı kaçkınlarının hemen hemen tamamı soykırımın izlerini vücudunda taşıyor. “Bizi bu halimizle görüntüleyip, birilerini sevindirmeyin” diyen kaçanların yarısından fazlası, bacaklarını kaybetmiş. O gece çocuk olanlar, bugün kolu ya da bacağı olmayan genç delikanlılar, genç kızlar olmuşlar. Kimi görmüyor, kimi işitmiyor. Onların içini en çok burkan şey ise bugün yaşadıkları acıları dile getirmelerine rağmen, dünyanın hala kendilerine kulak vermemesi... En çok da Ermenilerin “Türkler bize soykırım uyguladı” yalanına öfkeleniyorlar. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu masum insanları işkence yaparak öldüren, hırslarını alamayın cesetlerini süngüleyen Ermeniler, tüyler ürperten bu mezalim nedeniyle tarihe “Ölüyü öldüren tek millet” olarak geçtiler. Ermenilerin, Hocalı’da yaptığı soykırımı anlatan sayısız fotoğraf, görüntü ve yüzlerce canlı şahit var. “Bizim yaşadıklarımızı dünya bilsin” diyen Hocalı kaçkınlarının en büyük umutları ise “Büyük devlet” dedikleri Türkiye... Türkiye’nin Hocalı soykırımını parlamentodan geçirmesini ve dünyaya duyurmasını istiyorlar.

.............................................................................................................

Ermeni Tarihine devam...

Büyük yalan BÜYÜK İHANET

Ermenilerin ve işbirlikçilerinin iddialarının gerçek yüzü
YILLARDIR ORTAYA ATTIKLARI ASILSIZ İDDİALARLA TÜRKLERE KİN KUSTULAR KAN DÖKTÜLER. AMA...

Tarih onları yalanlıyor..

Ermeniler ve onların iç ve dış işbirlikçileri 1915 yılından başlayarak bizim onlara soykırım uyguladığımızı öne sürmektedirler. ASALA terör örgütü de bu soykırım yalanının öcünü almak savı ile diplomatlarımızı şehit etmişti. Dahası, 1915 öncesinde de Osmanlı Devleti’ndeki Ermeni azınlığın Türkler tarafından ezilip sömürüldüğü savı da ortaya atılmaktadır. Tarihsel gerçekler bu savların bütünüyle tersinedir.

- Osmanlı Devleti, çok etnik guruplu/uluslu ve değişik dinlerden toplulukların oluşturduğu bir devletti.Eğer Osmanlı yöneticileri öne sürüldüğü gibi gerçekten de Ermeniler’e karşı bir soykırım yapmışlarsa, neden başka etnik guruplardan ve dinlerden olanlara değil de yalnız Ermeniler’e soykırım yapmışlardır?


* Bir kere, çok daha sonraları Osmanlı Devleti sınırları içinde kalacak olan ve Ermenistan denen coğrafî bölgede bulunan Ermeni beylikleri, Bizans tarafından 1045 yılında ortadan kaldırılmıştır. Bölge, 1071’de Bizans’tan Selçuklular’a geçecek, Osmanlı egemenliği altına ise 1524’ten sonra girecektir. Açıkçası, bu bölgede Ermeni siyasal varlığına son verenler, Türkler değil, Bizanslılar’dır.

Türkler olmasa tamamen tarihten yok olacaklardı, hem ermeniler hem yunanlar.


* Kilikya’da bulunan Kilikya Ermeni Baronluğu’na gelince; 1342 yılına kadar Ermeni kırallarca yönetilmiş, ancak kıral IV.Leon, erkek varisi bulunmadığından ülkesini Kıbrıs Kıralı II.Henri’nin yeğeni Guy De Lusignan’a bırakmıştır. Böylece bu Ermeni siyasal varlığı da bir Fransız sülâlesine, Latin yönetimine geçmiş oluyordu. Kaldı ki, 1375’de buna da son verenler, Memlûklular olacaktır.
Bu nedenle, eğer bugün Ermeniler bağımsızlıklarını yitirmiş olmalarının sorumlularını arıyorlarsa, doğru adresleri:
1- Bizanslılar’ın devamı olduklarını öne süren Yunanlılar,
2- Fransızlar, olmalıdır.


ASALA’nın katliamları hafızalardan silinmedi


Fatih, Ermenilere büyük hoşgörü göstermişti
Ermenilere özel hukuk
Fatİh Sultan Mehmet, Bizans tarafından ezilip hırlanan, İstanbul’un kapılarından içeri sokulmayan Ermeniler’inden elinden tutmuş, hukuksal ve dinsel açılardan iç örgütlenmelerini sağlamış, kısacası onları “ihya” etmiştir. Ermeni kaynakları, dün de bugün de, bu gerçeği açıkça itiraf etmektedirler. Örneğin, Ermeni gezgin Simeon, “Seyahatnâme” sinde der ki:
İstanbul, Rumlar’ın elinde bulunduğu devirde, Ermeniler’in oraya yerleşmeleri şöyle dursun, bezirgân olarak bile hiçbir Ermeni şehre giremezdi. Fakat Türkler İstanbul’u fethettikten sonra birçok eyaletlerden Ermeniler’i davetle iskân ettikten maada, Rumlar’ın elinden alınan iki muhteşem kiliseyi de onlara verdiler. “ (Yayınlayan: Hrand D. Andreasyan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yyn., İstanbul, 1965, s.84)
Bu kiliseler Samatya’daki Surp Georg ve Balat’taki Surp Hıreşdagabet kiliseleridir.

Tarihi hakikat
Çok daha sonraları Ermeni yazar Yetvart Çark da şöyle diyecektir:
”Sultan Fatih’in (1430-1481) İstanbul’u fethetmesiyle, Ermeniler’in istikbali [geleceği] için yeni bir yıldızın parlamaya başladığını söylersem, tarihî bir hakikati tebarüz ettirmiş [belirtmiş] olacağıma kaniim. Bu itibarla, eğer İstanbul’a Türkler gelmemiş veya gelmeleri gecikmiş olsaydı, o nispette de Ermeniler’in İstanbul’a yerleşmeleri ve bahasus inkişaf etmeleri [özellikle de gelişmeleri] pek şüpheli olur, hatta belki de izleri bulunmazdı.“ (Yetvart Çark: Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler; İstanbul, 1953, s.xıı)
Fatih, bununla da yetinmemiş, 1461’de Bursa’daki Ermeni piskoposu Hovakim’i İstanbul’a getirterek ona ”Ermeni Patriği “ unvanını vermiştir.
Hovakim’in ve onu izleyen patriklerin devlet içindeki ayrıcalıkları ve yetkileri şunlardı:
1-Dinsel konularda tek yetkiliydi.
2-Hukuk alanında kişilik hakları ve bunların korunması, haklara ehil olma, borçlanma ehliyeti gibi konuların düzenlenmesi ve bu alanlardaki uyuşmazlıkların çözülmesi Patrikhane’nin yetkileri arasında bulunuyordu.
3-Evlenme, boşanma, nesep, miras v.b. konularda da aynı yetkilere sahipti.
Böylece Ermeniler, Osmanlı Devleti içinde ayrı bir hukuk düzenine sahip olmuşlar ve bu da onlara kendi ulusal çerçevelerinde örgütlenme olanağı sağlamıştır. Bir başka açıdan bakıldığında, ulusal bilinç ve bütünlüklerini koruyup geliştirebilmişlerdir.
Bu durum bile,tek başına, Ermeniler’in hiç de öyle öne sürüldüğü gibi hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmadıklarının su götürmez kanıtıdır.




ERMENİLER:
Osmanlı’nın zenginleri...
Ermenİler’in Fatih II.Mehmet ile başlayan bu gelişme süreçleri, giderek onları hem ekonomik ve hem de siyasal alanda Osmanlı iktidarının en önemli ortağı durumuna getirmiştir. Söz gelimi, Ermeni yazar Eremya Çelebi Kömürciyan’ın verdiği bilgilere göre; XVII.yüzyılda İstanbul’da Samatya’da 1.000’i aşkın Ermeni ” hane “si bulunuyordu ve bunlar güzel ve bakımlı bahçelerle çevriliydi. Yenikapı’dan Kumkapı’ya kadar olan yerler, Ermeni mahalleleri bölgesiydi. (Eremya Çelebi Kömürciyan: İstanbul Tarihi - XVII.Asırda İstanbul; tercüme ve tahşiye eden Hrand Andreasyan, yayına hazırlayan Kevork Pamukciyan; 2.basım, Eren yyn., İstanbul, 1988, s.2-3) Üsküdar’da Ermeni mahalleleri vardı ve Çamlıca’ya kadar olan bağların çoğu Ermeniler’indi. (aynı yerde, s.21)

Mantran diyor ki...
Tarihçi Robert Mantran’ın belirttiğine göre de, Ermeniler kendilerini asıl ticaret alanında göstermişlerdi. Bu alanda en ileri gittikleri dal ise bankerlik, sarraflık ve tefecilikti. Bu yolla büyük servet sahibi olmuş birçok Ermeni uluslararası para piyasalarında ön sıralara geçmişlerdi. (Robert Mantran: İstanbul Dans La Second Moitie du XVII’e Siecle; Paris, 1962, s.52) Öte yandan, Osmanlı Devleti, para basım işlerini Ermeniler’e bırakmıştı. Nasıl oluyorsa Ermeniler bu yoldan da büyük paralar kazanıyorlardı. Yetvark Çark’ın deyişiyle, “Ermeniler hem darphaneye faydalı hizmetlerde bulunur, hem de hatırı sayılır zenginlerden oluverirlerdi.” (a.g.k.,s.48) Bu yazar, kitabının 51.sayfasından başlayarak tanınmış zengin Ermeniler’in adlarını bir bir saymakta ve ayrıca demektedir ki:
“Ermeniler servetleriyle birçok taraftar kazanmış, nüfuzlarını genişletmiş, hatta sadrazamların tayinini dahi temin edebilmek vaziyetine girmişlerdir .... Sadrazam dahi sarrafını esirgemekte menfaati vardı. Zira himayesine karşılık başkalarına olan borcu silinirdi. En zengininin serveti [Ermeni’nin] takriben bir milyon sterling’e baliğ olurdu. Vilayetleri teftişe çıkan valinin müşaviri ve maslahatgüzarı bu sarrafların akrabalarından olurdu. Bütün para muamelâtı bunlar tarafından olur, bu maslahatgüzar vilayetin gelirlerini toplar ve mecmuundan [toplamından] ondalık alır. Bu itibarla paşaya refakat eden yardımcısından ayrılmak, balığın derisinden ayrılamadığı gibi, imkânsızdı.” (s.50)
Ermeni yazar Oscanyan’ın New York’ta 1857’de yayınlanmış olan ” The Sultan and His People “ (Sultan Ve Halkı) adlı kitabında yer alan şu satırlar, durumu daha bir açıklığa kavuşturacaktır:

En nüfuzlu toplum
“Ermeniler Türkiye’de günlük yaşamın temelini oluşturuyordu. Çünkü uzun süredir hizmet etmekten ziyade idare etmeye alışmış olan Türkler, sanayinin bütün dallarını onlara bırakmıştı ..... Ayrıca, onlarla Müslümanlar arasında duygu benzerliği ve çıkar birliği vardı. Çünkü, köken yönünden aynı bölgeden oluşları dolayısı ile huyları ve âdetleri aynı idi. Bu nedenle de kendilerini Türkler’e rahatlıkla uydurmuş, emniyetlerini kazanarak reayanın en nüfuzlusu durumuna gelmişlerdi ve hâlâ da öyledir. Ermeniler’e bir şekilde borçlu olmayan bir tek paşa veya yüksek rütbeli memur bulunmazdı.
En yoksul köylü bile ektiği tohumun bedeli için onlara borçlanırdı. Öyle ki, Osmanlı onlarsız bir tek gün bile yaşayamazdı. Bu öylesine besbelli bir durumdu.” (s.353-354)
Dikkat edilsin: Oscanyan, kitabının yayınlandığı 1857 yılında bile durumun hâlâ öyle olduğunu belirtiyor. Ne var ki, birazdan belirtileceği üzere, Ermeniler’in devlete karşı ilk başkaldırışlarının tarihi, bundan yalnızca beş yıl sonrasında, 1862 yılındadır!...

Büyük yalan BÜYÜK İHANET 2

Ermenilerin altın çağı: TANZİMAT VE SONRASI
Türkler vatan için cephede Ermeniler iş ve güçlerinde

1856 Islahat Fermanı’nın 7.maddesi, Osmanlı Devleti vatandaşı
gayrimüslimlerin “cemaat” işlerinin, “ruhanî ve cismanî aza”dan oluşan
“Meclisler”ce yürütülmesini ve sonuçlandırılmasını öngörecektir... Bu durumun ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için Osmanlı Devleti vatandaşı olan Türkler’e böyle bir hakkın tanınmamış olduğunu bilmek gerekir...

1839’da ilan edilen Tanzimat’la birlikte tüm Osmanlı gayrımüslimleri için olduğu gibi Ermeniler’in de dünkü bölümde belirtilen “fiilî” durumları, “hukukî” alanda da tam bir güvenceye kavuşacaktır. Ayrıca, Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin gözünde “tebaa-i sadıka”, yani sadık uyruklar olduklarından onlara ayrıca haklar ve ayrıcalıklar da tanınacaktır. Öte yandan, 1856 Islahat Fermanı’nın 7.maddesi, Osmanlı Devleti vatandaşı gayrimüslimlerin “cemaat” işlerini, “ruhanî ve cismanî aza” dan oluşan “Meclisler” ce yürütülmesini ve sonuçlandırılmasını öngörecektir.


Büyük ayrıcalık
Bu, Osmanlı Ermenileri için, Osmanlı devlet düzeni içinde ve devlet düzeninin yanı başında ayrı bir örgütlenmeye gidebilmeleri demekti. Bu durumun ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için Osmanlı Devleti vatandaşı olan Türkler’e böyle bir hakkın tanınmamış olduğunu bilmek gerekir. Başka bir deyişle, Türkler’in devlete karşı haklarını koruyacak bir meclisi, bir örgütü bulunmazken, bir Ermeni için durum bütünüyle tersinedir. Bu, aynı zamanda, hak ve özgürlükler açısından, Ermeniler’in Türkler’e göre ayrıcalıklı ve çok daha güvenceli olmaları demekti.
Kaldı ki, Osmanlı gayrimüslimleri askerlik görevinden bağışık bulunuyorlardı. Bu nedenle de dört bir cephede savaşan devlete canları ve kanları ile hizmet edenler yalnız Türkler’di. Bunun ne anlama geldiğini II.Abdülhamit şöyle belirtmiştir:
“Osmanlı Devleti, askerî kuvvetleri Rumeli ve Arabistan’da birkaç yer müstesna olmak üzere Anadolu ahalisinden, daha doğrusu dört beş milyon nüfusun içinden almaktadır. Bu hal pek az daha devam ederse askerî ihtiyaçlarımızı asla karşılayamayan bu nüfus askerlik sikleti [ağırlığı/yükü] altında bütün bütün ezilip hükümetin her hususta dayanağı olan Anadolu kıtasının İslâm unsuru, başka bir sebebe hacet kalmaksızın yalnız bu sebeple mahvolarak harp halinde, devlet asker bulamayacaktır.” Enver Ziya Karal: Osmanlı Tarihi; C.VIII, T.T.K.yyn., 1962, s.494)
1856 Fermanı, askerlik konusunda Ermeniler ve öteki gayrimüslim Osmanlı vatandaşları için bir “yenilik” içeriyordu. Ferman’ın 23.maddesine göre, bunların orduda “suret-i istihdamları” için yeni bir düzenleme yapılacaktı. Sonunda gayrimüslimlerin fiilen askerlik yapmamaları, buna karşılık bir bedel ödemeleri kararlaştırılacaktı. Ancak, bu bedel de onlardan alınamayacaktır. Bu durum karşısında Namık Kemal şöyle demiş bulunuyor:

Namık Kemal diyor ki
“Devlet Hıristiyanların her türlü hukuk-i politiyelerini [siyasal haklarını] temin etti; fazla olarak bir cüzi bedel mukabilinde vatan-ı müşterek uğruna kan dökmekten kendilerini hıfzeylemektedirler [korumaktadırlar / sakınmaktadırlar]. Her ne şikâyetleri olsa inikas-ı mehibi [gürültüyle yankılanması] Avrupa’nın her köşesinden işitiliyor. Mebusan Meclisine numüne olacak meclisleri ve sefaret hükmünü verir patrikhaneleri var. Buna mukabil biz neye malikiz? ..... Vatan yolunda tüfek taşımak istemezler de ordu müşürü [mareşali] olmayı arzu ederler.” (Mithat Cemal Kuntay: Namık Kemal Devrinin İnsanları Ve Olayları Arasında; M.E.B.yyn., İstanbul, 1944, C.I, s.185-186)
Meclis karşıydı...
Mebusan Meclisi’nde 3 Ocak 1978’de Aydın mebusu Yenişehirlizâde Ahmet Efendi ise şöyle diyordu:
“..... madem ki vatandaş diyoruz, bu mülkün [memleketin] selâmeti için onlar da hizmet etsinler. Bu mülkte biz yalnız yaşamayacağız. Onlar da yaşayacak. Onlar da müstefit olacak [yararlanacak]. Şimdi bedelat-ı askeriye [askerlik bedeli] olarak bir seneden beri hiçbir şey alamadık.” (Hakkı Tarık Us: Meclis-i Mebusan İnikadları - Zabıtlar; İstanbul, 1945, C.II, s.66)

2. Abdülhamit’e tahttan indirilişi tebliğ ediliyor

II.Abdülhamit’in tahttan indirildiğini dört kişilik bir heyet kendisine bildirmiştir. Bu heyette yer alan kişiler şunlardı: Arif Hikmet Paşa, Esat Paşa (Arnavut), Emanuel Karasu Efendi (Yahudi) ve Aram Efendi (Ermeni).

DEVLET, ERMENİLER’E EMANET
1876 Anayasası gereğince kurulan Mebusan Meclisi’nin ikinci başkanı Ermeni Ohannes Efendi idi. Mithat Paşa’nın en yakın çalışma arkadaşı olarak kâtibi Kılıçyan Efendi’yi görüyoruz.
II.Abdülhamit döneminde Boğos Bey, Saray muhasibi ve Darphane müdürüdür. Diran Bey, Maksutzâde Simon Bey ve Agop Efendi, Saray’ın satın alma işlerinden sorumludurlar.
Devlet örgütünde kaymakamlık ve malmüdürlüğü gibi görevler çoğunlukla Ermeniler’in elindedir. Derviş Onnikyan Efendi, Yozgat’ın Madenilçesi kaymakamıdır.
Osmanlı Dışişlerinde ise Ermeniler yoğun bir biçim Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı kayıtlarına göre bu Ermeniler şunlardır (adlarının yanındaki yıllar, göreve atandıkları tarihi göstermektedir):
BERLİN: Şarl Davut Efendi (Maslahatgüzar) - 1840, Karabet Artin Davutoğlu Bey (Maslahatgüzar) - 1848
BRÜKSEL: Diran Bey (Maslahatgüzar) - 1857, Mihran Kavafyan Efendi (Elçilik müsteşarı) - 1907, PARİS: Odiyan Efendi (Özel görev) - 1876
ROMA: Serkis Efendi (Ortaelçi) - 1872 LA HAYE: Hovsep Misakyan Efendi (Elçi) - 1900,
MESİNA: Hırant Düz Bey (Konsolos) - 1900
NİS VE TULON: Mihran Kavafyan Efendi (Genel konsolos) - 1900
OZİÇE: Ohannes Magikyan Efendi (Konsolos yardımcısı) - 1900
Öte yandan, Artin Dadyan Paşa, 1890’da Hariciye Nezareti Müsteşarlığına getirilmiştir.
II.Abdülhamit döneminde Hariciye Nezaretinde görev yapan öteki Ermeniler’den adlarını saptayabildiklerim ise şu kişilerdir: Ohannes Aprahamyan, Harutyan Markaryan, Hovsep Azaryan, Serkis Balyan, Dikran Hünkar Beğendiyan, Levon Bey Yeremyan, Diran Bey Dadyan, Minas Veram, Mıgırdıç Eremyan, Ohannes Nafilyan, Hırant Bey Noradunkyan.
Tarihsel bir ibret olgusu da, Balkan Savaşları sırasında, Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) olan kişinin Gabriyel Noradunkyon Efendi olmasıdır. Bu Ermeni, Lozan’da toplanan Barış Konferansı’na, Türkiye’ye karşı Ermeni toprak v.b. isteklerini bildirmek üzere gelen Ermeni heyetinin başkanı olarak karşımıza çıkacaktır!...

Mebus Pastırmacıyan’ın ihaneti


Bir başka ilginç olay da, Van, Ruslar tarafından işgal edildiğinde onlarla işbirliği yapan Ermeni Gönüllü Çeteleri’nin reisleri Pastırmacıyan ve Papazyan adlı Ermeniler’di. Ne var ki, bu iki Ermeni de Osmanlı Mebusan Meclisi’nin üyeleriydi! Osmanlı Devleti’nin mebusları, bugünkü deyişle milletvekilleriydi!...Bu noktada insan tarih tekerrür mü ediyor diye sormadan edemiyor...

Ermeniler Galatasaray Sultanisi’nde
Engelhardt, gözlemlerine dayanarak kaleme aldığı “Tanzimat” adlı kitabında Galatasaray Sultanisi’nin ilk yıllarında öğrencilerin etnik dağılımının şöyle olduğunu bildirir:
Görüldüğü gibi Ermeni öğrenciler tüm Osmanlı gayrimüslimleri arasında en büyük gurubu oluşturmaktadır.
Bir dönem için bu okulun müdürlüğünü yapmış olan Ali Suavi ise, padişaha sunduğu raporunda, Ermeni öğrencilerin yarısının okul ücretlerinin devletçe karşılandığı belirtmektedir.



Basında Ermeniler
Elİmİzde 1876 yılı itibarı ile İstanbul’da yayınlanan gazeteler için şu bilgiler bulunuyor: Yayınlanan toplan gazete sayısı 47’dir. Bunların 9’u Ermenice, 9’u Rumca, 7’si Fransızca, 3’ü Bulgarca, 2’si İngilizce, 2’si İbranica, 1’i Almanca ve 1’de Arapça yayınlanıyordu. Osmanlıca (Türkçe) yayınlanan gazete sayısı ise yalnız 7 idi. (Ahmet Emin Yalman: The Development of Modern Turkey as Measured by its Pres; New York, 1914, s.41) Açıkça görüleceği üzere İstanbul bakımından Ermeniler basın alanında da Rumlar ile birlikte en ön sırada yer alıyordu. Devletin 20 milyona yaklaşan Türk nüfusuna karşılık Ermeniler’in 2 milyon dolayında nüfusları olduğu
düşünüldüğünde, Osmanlıca 7 gazeteye karşılık Ermenice 9 gazetesinin yayınlanmakta olması, Ermeniler’in devlet içindeki etkin konumlarını göstermesi bakımından ilginç olsa gerektir.
Buna ek olarak, Pars Tuğlacı (Parsen Tuğlacıyan), 1839-1922 yılları arasında Osmanlı Devleti sınırları içinde Ermeniler’in toplam olarak 887 Ermenice ya da Ermeni abecesi ile basılmış Osmanlıca gazete ve dergi yayınladıkları ve bunların nerelerde basılmış oldukları ortaya koymuş bulunmaktadır. (Pars Tuğlacı: 200.Yıldönümünde Türkiye’de Ermeni Basının Dünü Ve Bugünü “; Toplumsal Tarih Dergisi, C.XXII, sayı 132, s.39)


Büyük yalan BÜYÜK İHANET 3

Ermenilerin ilk toplu başkaldırısı 1862’de oldu
Ermeniler, devlet içinde hem bürokratik ve hem de ekonomik açıdan üstün ve ayrıcalıklı durumda olmalarına karşın 1915 yılına gelince değin birçok isyan ve terör eyleminde bulunmuşlardır.
Ermeniler’in ilk toplu başkaldırmaları Maraş’ın Zeytun nahiyesinde 1862’de olmuş, bunu 1865, 1867, 1878 ve 1879 yıllarındaki yine doğu ve güneydoğudaki isyanları izlemiştir.
1892-1893’te ise Kayseri, Merzifon ve Yozgat ayaklanmalarını gerçekleştirmişlerdir.
1896’da İstanbul’da Galata’daki Osmanlı Bankası’nı işgal etmişler ve kimi kişileri rehine almışlardır. Ancak, ilginçtir ki, eylemi yapan Ermeniler araya Batılılar girdiği için
cezalandırılmadan serbest bırakılmışlardır. Bu, tarihte sivil halka karşı yapılan ilk terör eylemi olmak özelliğini taşımaktadır.
Bunun arkasından 1904’te Sason’da isyan çıkarmışlardır.
1905 yılında Yıldız’da II.Abdülhamit’e karşı suikast girişiminde bulunmuşlar, padişah bu girişimden kurtulmuş, ancak çok sayıda kişi yaşamını yitirmiştir.
1909’da Adana’da isyan çıkarmışlardır.
Şunu yineleyerek belirtelim ki, 1862 yılında başlayan bu olaylar sürüp giderken, daha önce de belirtildiği gibi, Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin yöneticileri ve en varlıklı kesimi idiler!...


Kilise en büyük kışkırtıcı
Louise Nalbandian, Los Angeles’te 1963’te yayınlanan “The Armenian Revulutionary Government” (Ermeni İhtilal Hükümeti) adlı kitabında şunları yazmaktadır:
“Bu milliyetçi çabada en büyük rol.... Hem dinsel ve hem de entelektüel bir güç olarak çalışan Ermeni Kilisesi tarafından oynanmıştır.... Siyasal bağımsızlığın yokluğunda Katolikos milletin emellerini temsil etmiş ve diasporadakilerle anavatandaki Ermeniler arasında bir bağ haline gelmiştir.” (s.30-31)



* XIX.yüzyıl tüm Avrupa’da ve oradan etkilenen yerlerde aynı zamanda milliyetçilik çağıdır. Başka bir deyişle bu çağda her etnik gurup kendi ulusal devletini kurmak istemiştir. Ermeniler de aynı isteğe kapılmışlardır. Ancak, çok etnik guruplu bir devlet olan Osmanlı Devleti’nde başkaları da aynı amaçla hareket etmişlerdir. Ne ki, onlarla Ermeniler’le olduğu gibi bir sorun yaşanmamıştır. Bu nedenle, bugüne değin istismar edilen Ermeni sorununun nedenlerini başka yerde aramak gerekir.

* Buna karşılık, Ermeni kilisesinin, isyanlarda ve terör eylemlerinde daha ağırlıklı bir yeri olmuştur.
Örneğin 1949’da Paris’te yayınlanan ve yazarı Pastırmacıyan olan “Ermeni Tarihi” inde, “Ermeni Kilisesi, Ermeni ulusunun Kilise tarafından can verilen ruhunun yeniden dünyaya gelmek için yaşadığı vücuttur.” (s.290)
Louise Nalbandian, Los Angeles’te 1963’te yayınlanan “The Armenian Revulutionary Government” (Ermeni İhtilal Hükümeti) adlı kitabında şunları yazmaktadır:
“Bu milliyetçi çabada en büyük rol.... Hem dinsel ve hem de entelektüel bir güç olarak çalışan Ermeni Kilisesi tarafından oynanmıştır.... Siyasal bağımsızlığın yokluğunda Katolikos milletin emellerini temsil etmiş ve diasporadakilerle anavatandaki Ermeniler arasında bir bağ haline gelmiştir.” (s.30-31)
Dikran Boyacıyan da “A Case for a Forgetten Genocide” (Ermenistan, Unutulan Bir Soykırım Olayı; New Jersey, 1972) kitabında demektedir ki:
“Ne kadar kapsamlı olursa olsun, Ermeni Kilisesi’ni aynı biçimde ele almayan herhangi bir Ermeni Tarihi, Ermeniler’in gerçek yaşamını ortaya koymayı başaramaz. Ermeni Kilisesi ile Ermeni Milleti o derecede iç içedir ki, birisi olmadan ötekisini düşünmek olanaksızdır.” (s.84)
Şurası da unutulmamalıdır: Fatih’in ihya ettiği ve sonraki yıllarda gittikçe gelişen ve güçlenen Ermeni Kilisesi, devlet içinde devlet niteliğini almış bulunuyordu.
Bu nedenle, isyanlar ve terör olayları sırasında Ermeni kiliselerinin isyancılara ve teröristlere lojistik destek sağlamış bulunacaklardır.

* Öte yandan, Çarlık Rusyası’nın Osmanlı Devleti’ne yönelik bilinen emelleri için Ermeni Kilisesi çok uygun bir araçtı. Ruslar’ın ve büyük çoğunlukla da Ermeniler’in Ortodoks olmaları bu uygunluğun temelini oluşturuyordu. Ruslar, Osmanlı Devleti’ni zayıflatmak ve parçalamak için Ermeniler’le işbirliği yapmakta gecikmeyeceklerdi.

* Bunun yanı sıra Avrupalılar’ın dünyaya bakış açılarında din faktörü o gün de bugün de ön planda olmuştur. Kendileri için geçerli saydıkları değer yargıları, Hıristiyan olmayanlar için söz konusu değildir. Bu gerçeğin en belirgin kanıtı, Hıristiyan ülkelerde Yahudiler’e karşı izlenen dışlama, Engizisyon tarafından işkenceyle öldürülmeleri ve uygulanan soykırımlardır. Bu nedenle de, Müslüman-Türk Osmanlı’ya karşı, hep Ermeniler’e arka çıkmışlardır ve çıkıyorlar.

* İngiltere’nin izlediği siyasa da Ermeni sorununu ayrıca körüklemiş bulunmaktadır. İngiltere, her ne kadar Rusya’nın güneye doğru ilerlemesini istemediğinden başlangıçta Ermeniler’e sıcak bakmamış idi ise de, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla sonuçlanacak parçalanma sürecini göz önüne alarak, sonunda bağımsız bir Ermeni devletinin kurulacağı varsayımı ile ve bu yeni devleti kendisine bağlamak amacı ile Ermeni eylemlerini kışkırtmaktan ve yardımcı olmaktan geri kalmamıştır.


Osmanlı vatandaşı Ermeniler Mehmetçiği sırtından kurşunladılar
Birinci Dünya Savaşı çıktığında 1917 yılına değin Rusya; İngiltere, Fransa ve onların müttefikleri ile birlikteydi. 1917 Bolşevik İhtilali patlak verince Rusya bu İtilaf Devletleri’nden ayrıldı. Bu tarihe kadar Çarlık Rusyası Osmanlı Devleti ile savaş durumundaydı ve bu savaşta Ermeniler’den yararlanmak isteyerek onları iyice silahlandırdı. Ermeniler de çeteler kurarak Doğu’da Rusya’ya karşı savaşmakta olan Osmanlı askerini arkadan vurmaya, askerî birliklere pusu kurmaya, karakolları basmaya, Müslüman köylere karşı yürüttükleri terörü daha da arttırmaya başladılar. Bunları yapan Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin vatandaşı idiler. Bu hainlikleri, Kamuran Gürün’ün Genelkurmay arşivinde bularak yayınladığı belgelerde (Ermeni Dosyası; TTK yyn., Ankara, 1983, s.204-207) belirtilen somut birkaç olay, fazla söze gerek kalmadan, yeterince ortaya koyacaktır:
Örneğin, Bitlis valisinin Dahiliye Nezareti’ne yolladığı 21 Şubat 1915 günlü telgraf şöyleydi:
“Haksef nahiyesindeki Ermeniler isyan ettiler. Muş merkez kazasına bağlı Siranun köyünde müfrezemize ateş açılmış, 2 saat çarpışılmıştır. Akan bucağına bağlı Kümes köyünde bucak müdürü ve jandarmalara kaldıkları evde ateş edilmiş, çarpışma sekiz saat sürmüştür.”
27 Şubat 1915 günü ise, Adilcevaz’dan Van’a gitmekte olan Siirt gönüllü askerleri Arın adlı Ermeni köyünde gecelemek istediklerinde üzerlerine ateş açılmış ve sekiz er şehit olmuştur.



Nüfuslarını çok göstermek için Müslümanları katlettiler
1915’te doruğa ulaşan Ermeni terörünün asıl nedenini nüfus alanında aramak gerekir.Osmanlı Devleti’ni oluşturan tüm etnik guruplar ve uluslar -ikisi dışında- belli bölgelerde nüfusça çoğunlukta idiler. Bu nedenle de, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını elde ettiklerinde, bu nüfusça çoğunlukla oldukları bölgelerde kendi devletlerini kurabildiler. Örneğin; Bulgarlar, Bulgaristan’da; Yunanlılar, Yunanistan’da bunu sağladılar. Araplar da kendi bölgelerinde bir oranda bunu başarabildiler. Ancak, Yahudiler ve Ermeniler, Osmanlı Devleti sınırları içinde hiçbir bölgede, en yoğun yaşadıkları yerlerde bile, nüfusça çoğunlukta değildiler. Yahudiler, koşullar elverişli olmadığı için olsa gerek, Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık elde etme sevdasına kapılmadılar. Buna karşılık, belirtilen nedenlerle ve kışkırtmalarla, Ermeniler bu sevdaya kapıldılar.
Ne ki, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde bu devletlerini nerede kuracaklardı? Nüfusça en yoğun oldukları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bile Müslüman nüfus karşısında azınlıkta
bulunuyorlardı. Onlar için devletlerini kurabilmenin tek bir yolu vardı: Bu bölgede nüfus çoğunluğunu sağlamak! Ermeniler, toplam sayıları bir anda artmayacağına göre, bu nüfus çoğunluğunu nasıl sağlayacaklardı?
Onlara göre bunun yolu, Müslüman nüfusu (Türkler’i ve Kürtler’i) bu bölgelerde katlederek azaltmak, geride kalanları ise buralardan kaçmaya zorlamaktı. O zaman, geride kalan Ermeniler, bu bölgelerde kendiliğinden çoğunlukta olacaklardı!
Bu nedenle de Müslüman halkı yok etmek ve sağ kalanları göçe zorlamak için teröre başvurmaktan çekinmediler. Müslümanların yaşadıkları köyler silahlı Ermeciler tarafından basıldı ve kadın-çocuk, yaşlı-genç demeden katliamlar birbirini izledi. Doğal olarak, yakınları öldürülen Müslümanlar da bu katliamlara karşılık vermekte gecikmeyeceklerdi.



Van’da 4 Mart 1915 tarihli Ermeni mezalimi
Van Vilayeti Mahmudi Kaymakamı’nın 4 Mart 1915’de Dahiliye Nezareti’ne çektiği telgrafta şu bilgiler yer almaktadır:
“....yapılan zulüm ve katliamın bilançosu şöyledir:
Merkehu köyünde öldürülen: 41 Erkek 14 Kadın
Merkehu köyünde ırzına geçildikten sonra öldürülen: 4 Kadın
İştucu köyünde öldürülen: 7 Erkek 4 Kadın
İştucu köyünde ırzına geçilenlerden hayatta olanlar: 5 Kadın
Yaralı: 3 Erkek 2 Kadın”
10.Kolordu Komutanlığı, 27 Mart 1915’te 3.Ordu Komutanlığı’na gönderdiği raporda Suşehri Pürek Köyü Ermenileri’nin köy yakınından geçmekte olan ve askere alınmış olan silahsız erlere ateş açtıkları bildirilmektedir.
Bu gibi olaylar ve bunları tarihe kaydeden belgeler sayılamayacak kadar çoktur. Burada şu nokta üzerinde önemle durulmalıdır: Bunlar propaganda yazıları veya broşürleri değildir, olup bitenleri üst makamlara bildiren ve çoğu gizlilik kaydı taşıyan belgelerdir.



Büyük yalan BÜYÜK İHANET 4

Ermeniler ve dostları
Batı da çok iyi biliyor ki

Barbarlığın şampiyonu AMERİKA’dır
Batılılar, düşmanla işbirliği yapmak şöyle dursun masum insanlara bile insanlık dışı davranışlarda bulunmaktan hiç kaçınmamışlardır. Acaba kaç kişi ABD’nin Nazi zulmünden kaçarak İngiliz egemenliğindeki Hayfa limanına sığınan Yahudileri makinelİ tüfeklerle biçtiklerini, sağ kalanlarını Afrika’da toplama kamplarına gönderdiklerini bilir? Tehcir olayından yıllarca sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında, ABD, hiçbir terör olayına ya da isyana kalkışmamış, Japon kökenli vatandaşlarını toplama kamplarında yıllarca özgürlüklerinden yoksun bırakmıştır.



Ermeniler ve onların eski dostları Batılılar, bu olaylar sanki hiç olmamış gibi, ısrarla Ermeniler’in tehcirlerini (göç ettirilmeleri) soykırım olarak soykırım olarak adlandırmaya kalkışarak ısıtıp ısıtıp gündeme getirmekte ve bu arada da 50’ye yakın diplomatımızın ve kamu görevlimizin Ermeni terör örgütü ASALA tarafından şehit edilmiş olmalarını hiç akıllarına getirmemektedirler.
Oysa, işin gerçeği bambaşka olduğu gibi, Amerikalı ve Avrupalılar’ın da ikiyüzlülükleri de bu arada kesin olarak gözler önüne serilmektedir.

Dün ve bugün
Önce şu gerçeği açıkça saptamak gerekir:
Herhangi bir devlette, bu devlet bir başka devletle savaş durumunda iken vatandaşlarından düşmanla işbirliği yapanlar en ağır biçimde cezalandırılırlar. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyledir. Ne ki, Batılılar, düşmanla işbirliği yapmak şöyle dursun masum insanlara bile insanlık dışı davranışlarda bulunmaktan hiç kaçınmamışlardır. Söz gelimi, acaba kaç kişi ABD’nin, Nazi zulmünden kaçarak İngiliz egemenliğindeki Hayfa limanına sığınan Yahudileri makinalı tüfeklerle biçtiklerini, sağ kalanlarını Afrika’da toplama kamplarına gönderdiklerini bilir?
Ama, bu tür barbarlıkların şampiyonluğu Amerikalılar’ın elindedir. Tehcir olayından yıllarca sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında, ABD, hiçbir terör olayına ya da isyana kalkışmamış, sadık vatandaşlar olarak işlerinde güçlerinde olan Japon kökenli vatandaşlarını toplama kamplarında yıllarca özgürlüklerinden yoksun bırakmıştır.

Japonlara zulüm
Başkan Roosevelt, 19 Şubat 1942’de, Amerikan silahlı kuvvetlerinin ulusal güvenliği sağlamak amacı ile ülkede gerekli görülen yerleri askerî bölge olarak ilan edebileceğini, bu bölgelerdeki halkın özgürlüklerini kısıtlayıcı da olsa uygun göreceği önlemleri alabileceğini bildirmiştir. Ertesi gün General J.L.Dewitt, Batı Savunma Komutanlığı’na atanmış, çeşitli yerleri askerî bölge ilan etmiş ve il aşamada Japon kökenli bazı Amerikan vatandaşlarını bu bölgeler dışına sürgün etmiştir. Ama bununla da yetinilmemiş, 19 Mayıs 1942 günlü bir emirle Japon asıllı tüm Amerikan vatandaşları toplama kamplarına konulmuştur. 27 Haziran 1942’deki bir başka emirle, daha önce başka yerlere sürülmüş olanlar da bu kamplara kapatılmışlardır.
Amerikan Yüksek Mahkemesi’ni bu insanların başvuruları üzerine verdikleri kararlarda, hiç düşmanca ve hatta hiç kuşku uyandıracak bir davranışta bulunmamış olsalar bile, bu Amerikan vatandaşlarının evlerinden, işlerinden, okullarından, özgürlüklerinden yoksun bırakılarak toplama kamplarına konulmalarını ne insan haklarına, ne insanlığa aykırı olmadığını hükme bağlamıştır. Örneğin, Yüksek Mahkeme’nin 21 Haziran 1943 günlü kararında, bu uygulama yerinde görülerek, aynen şöyle denilmekteydi:

ABD adaleti!
“Vatandaşlar arasında salt soyu bakımından yapılacak ayırımlar, kurumları eşitlik ilkesi üzerine kurulmuş olan özgür bir toplum için kendiliğinden nefret edilecek bir durumdur.... Fakat, savaş ve olası bir istila durumunda casusluk ve sabotaj tehlikesi karşısında tehdit altındaki bölgelerde askerî otoritelerin ahalinin sadakati ile ilgili her türlü olasılığı göz önünde bulundurmaları gerekir.” (Documents on Fundamental Human Rights (Temel İnsan Hakları İle İlgili Belgeler); New York, 1963, C.II, s.280)




Talat Paşa ve Tehcir
Bu bölümde sözü Ermeniler tarafından Berlin’de şehit edilen ve tehcir olayının baş sorumlusu olduğu söylenen Talat Paşa’ya bırakarak, “Neden tehcir?” sorusunun yanıtını ondan dinleyelim. Talat Paşa, 1 Kasım 1918’de yapılan son İttihat-Terakki Kongresi’ndeki açıklaması şöyledir:
“Vukua gelen hadisatın [olayların] mesuliyeti her şeyden evvel onlara sebep olan gayrı kabil-i tahammül hareketleri ika eden [dayanılmaz davranışlarda bulunan] unsurlara aittir. Şüphesiz bundan bütün Ermeniler mesul değildir. Fakat devletin hayat ve mematı kararını verecek olan Büyük Harp esnasında ordularının serbesti-i hareketini [hareket serbestliğini] ihlal eden, arkada isyanlar çıkararak memleketin selâmetini, ordunun emniyetini tehlikeye düşüren hareketlere müsamaha edilmemek tabiî zarurî idi.


Tehcir, zaruretti
Erzurum havalisinde ordularımızın hareketini işkal eden [güçleştiren] Ermeni çeteleri bütün Ermeni köylerinde muavenat [yardım] ve himaye buluyorlardı. Başları sıkıştığı zaman gönderdikleri bir haber üzerine köylüler kiliselerde mahfuz [saklı] silahları yakalayarak imdatlarına koşuyorlardı. Ordunun arkasında böyle mütemadiyen vukuu bulan işaret [bildirimler] nihayet bu mesele hakkında kati bir tedbir ittihazı [önlem alma] mecburiyetini tevlit eyledi [doğurdu]. İşte tehcir meseleleri her şeyden evvel böyle bir zaruret-i harbiye [savaş zorunluluğu] neticesinde ittihaz edilmiş [alınmış] tedabirden [önlemlerden] tevellüt etmiştir [doğmuştur].” (Vakit Gazetesi, 12 Temmuz 1921)
Bu önlemler şöyleydi:
Osmanlı Hükümeti, 27 Mayıs 1915’de bir Kanun-u Muvakkat [Geçici Kanun]çıkarmıştır. Buna göre; askerî yetkililer, ulusal savunmaya karşı gelenleri, genel asayişi bozanları, askere silahlı saldırıda bulunanları askerî güç kullanarak etkisiz duruma getirmekle görevlendirilmişlerdir. Ayrıca, ordu, kolordu ve fırka komutanları, askerî gerekler gereği veya casusluk ve hıyanetlerini sezinledikleri yerler halkını tek tek ya da toplu olarak başka yerlere gönderebileceklerdi.
30 Mayıs 1915’de de Bakanlar Kurulu Kararı ile, Ermeniler’in bu yolla başka yerlere gönderilenlerin mallarının açık arttırma ile satılıp parasının kendilerine verilmesi ya da o malın satın alınıp bedelinin onlara ödenmesi öngörülmüştür.
İşte, Ermeniler’in ve yandaşlarının savlarına göre, bu kararlar ve buna dayanılarak o dönemde Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan Suriye’ye bu göç ettirme sırasında soykırım yapılmıştır.
Gerçi, dönemin, bölgenin ve sürüp giden savaşın koşulları nedeniyle göç sırasında birtakın istenmeyen olayların olması kaçınılmazdı. Ancak, bu gibi durumları öngören Osmanlı Hükümeti, göç ettirme kararının hemen arkasından bir Tatbikat Kararnamesi çıkarmıştır. Her nedense bu Kararname’den ve uygulanmasından pek söz edilmemektedir. Oysa, son derece önemlidir. Çünkü, Kararname’nin 21.maddesinde göç edenlerin gerek kamplarda, gerek yolculuk sırasında bir saldırıya uğramaları durumunda saldırganların derhal tutuklanarak Divan-ı Harbe verilecekleri öngörülüyordu. Dahası, 22.maddesinde ise, göç ettirilenlerden rüşvet ve hediye alan veya vaad ve tahdit ile kadınları iğfal eden, yahut onlarla gayrımeşru ilişki kuran görevlilerin hemen görevden alınıp Divan-ı Harb’e verilecekleri ve en ağır biçimde cezalandırılacakları bildiriliyordu. Kaldı ki, göç kafilelerine asker eşlik edecekti.

Van’daki müze
Bu Kararname’nin kağıt üzerinde kaldığı, uygulanmadığı sanılmamalıdır. Kamuran Gürün, arşiv incelemesi sonucunda hangi asker kişilerin nerede bu nedenle Divan-ı Harb’e verildiğini, kaç kişinin ölüm cezası ya da hapis ile cezalandırdığını çıkarmış bulunmaktadır. (Bu bilgiler için Gürün’ün adı geçen kitabında s.221-222’e bakınız).
Bir Yahudi kadına kötü davrandı diye bir Nazi subayının ölüm cezasına çarptırıldığını hiç düşünebilir misiniz?
Ama bugün Van’daki müzeyi gezecek olursanız, Ermeniler tarafından öldürülen ve atıldıkları toplu mezarlardan çıkarılan Türk çocuklarının, kadınlarının, gençlerinin, yaşlılarının parçalanmış ya da bedenlerinden koparılmış kafataslarını, kurulmuş kemiklerini görürsünüz!...




SON SÖZ
Eğer bizde Ermeni düşmanlığı olsaydı
Bizleri soykırımcılıkla kalkanlar önce şu sorunun yanıtını vermelidirler: Osmanlı Devleti, Ermeniler’e “tebaa-i sadıka” der ve onları devletin kilit yerlerinde görevlendirir, ülkenin en varlıklıları yaparken devleti yönetenler birden cinnet getirmediklerine göre, tehcire (onların savlarına göre soykırıma) neden başvurulmuştur? Balkanlardaki uluslar kanlı isyanlarla bağımsızlık elde etmeye çalıştıklarında neden oralarda tehcir uygulanmamıştır?
ASALA terör örgütü diplomatlarımızı şehit ederken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan tek bir Ermeni’ye bile kötü gözle bakılmamış olması, Türk ulusunun bırakın soykırımcı olmasını, intikam duyguları bile beslemeyen bir ulus olduğunu dünyaya kanıtlamış olmalıdır.
Kaldı ki, biz öyle bir ulusuz ki, Ermeni isyanlarına ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki ihanetlerine karşın, bu olaylara karışmayan başka yerlerdeki Ermeniler’e hiç dokunulmadığı gibi, bizimle birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza çarpışanların ailelerine de İstiklal Madalyası vermişizdir. İstiklal Madalyası’na hak kazanan bazı Ermeniler şunlardır:
Kiyork Gülsöken (Ankara Merkez Nakliye Katar Karargâhında er), Karabet Ayvat (Ankara’da 21.Amele Taburu 3.Bölükte istihkam eri), Karabet Kargıcı (Beyşehirli), Artin Gülükyan (Kuva-yı Milliye’den, daha sonra Diyarbakır’da er), Dr.Ohannes Kasparyan (Hekim yüzbaşı), Agop Özel (Zir’li), Hırant Kiremitçi (Balkan Savaşı’nda, Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştıktan sonra Ankara’da inzibat eri), Agop Ayık (Önce Kırşehir, sonra Eskişehir’de er), Vahan Keleşoğlu (Batı Cephesi’nde er). (Ahmet Baydar: İstiklal Madalyalı Ermeniler; Milliyet, 27 Ekim-2 Kasım 1985).
Ayrıca, Atatürk’ün kendisine “Türker” soyadını verdiği Berç Keresticiyan, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda yararlıkları görülmüş ve Cumhuriyet döneminde milletvekilliği yapmıştır.
Pendikyan Terziyan ve Hogasyon da M.M.Teşkilâtı elemanlarındandır.
Soykırımcı olmak bir yana, bir etnik guruba düşmanlık beslemek bile bu mudur?
“Türk” olmakla ne kadar övünsek azdır.

BİTTİ http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=14654


Rus belgelerinde ERMENi VAHŞETi

“Caminin avlusu takriben bir buçuk metre yüksekliğinde cesetle örtülü idi. Bunlar arasında her yaşta kadın, erkek, çocuk ve ihtiyar bulunuyordu. Kadınların vücutlarında ırza geçme alametleri gözüküyordu. Kadın ve genç kızların tenasül aletlerine fişekler sokulmuştu...”


Erzincan’dan Erzurum’a çekilmekte olan Ermeni çetelerinin yolları üstündeki bütün Müslüman köylerini ve sakinlerini nasıl yok ettiği, bu defa da Rus komutan Yarbay Twerdokhleboff’un ağzından doğrulandı. Yarbay Twerdokhleboff, notlarında dehşet verici Ermeni vahşetini şöyle anlattı: Rus ordusunun Erzurum’a ricati sırasında topçu cephanesini taşıtmak üzere Kürtlerden ve hiçbirinde silah bulunmayan bu civar sivil halktan arabacılar seçilmişti. Erzurum yakınlarında Ermeniler Rus subaylarının istirahat etmek üzere çekilmiş olmalarından istifade ederek arabacıları öldürmeye başladılar. Biçarelerin feryatları üzerine koşuşan Rus subayları müdahale etmemeleri için silahla tehdit edilmişlerdir. Katliam en vahşi bir şekilde cereyan etmiştir. Topçu Teğmeni Medivani, Erzurum’da Rus topçu subayları kulübünde aşağıdaki sahneye şahit olduğunu şöyle anlatmıştır: Bir Ermeni, Kürt arabacılarından birine vurmuş, elinde tuttuğu değneği, ölüm halinde arka üstü düşen arabacının ağzına sokmak istemişse de, diğeri can havliyle dişlerini sıkmış olduğundan bu korkunç teşebbüsünde muvaffak olamamıştır. Bunun üzerine öfkesinden ölüm halinde bulunan biçareyi vücuduna indirdiği tekmelerle öldürmüştür. Medivani, Odişelice İlice köyünden (şimdiki Ilıca ilçesi) kaçamamış olan bütün Türklerin katledildiklerini ve başları kör satırlarla koparılmış olan sayısız çocuk cesedi gördüğünü bana söyledi.

Cesetlere tükürdüler
28 Şubat’ta yani katliamdan üç hafta sonra İlice’den dönen Yarbay Griasnoff, bana şunları anlatmıştır: Köye giden yollarda uzuvları hurdahaş olmuş cesetlere rastlamıştır; yoldan geçen her Ermeni bir de küfür savurarak bunlara tükürmüş. Caminin 10 - 15 saşen (10 metre = 4.69 saşen) büyüklüğündeki avlusu takriben bir buçuk metre yüksekliğinde cesetle örtülü idi. Bunlar arasında her yaşta kadın, erkek çocuk ve ihtiyar bulunuyordu. Kadınların vücutlarında ırza geçme alametleri gözüküyordu. Kadın ve genç kızların tenasül aletlerine fişekler sokulmuştu. Yarbay Griasnoff, Ermeni kıtalarında telefoncu olarak çalışan birkaç genç Ermeni kızını caminin avlusuna çağırarak, vatandaşlarının yaptığı vahşeti göstermiş ve kapalı bir tekdir mahiyetinde olmak üzere bununla iftihar edebileceklerini söylemiştir.

Türk kızının kalbini çıkardılar
Fakat bu manzara karşısında dehşet içinde kalacakları yerde sevinçten güldüklerini görünce, Griasnoff’u nefretle karışık bir hayret kaplamıştır. Bizzat bir subayın bile saçlarını dimdik yapan böyle bir manzara karşısında tahsil ve terbiye görmüş genç kızların sevinçten çılgın bir hale gelmelerinin bunların ırsi vahşetlerine inkar edilemez bir delil olduğunu ilave etmiştir. Kızlar gülüşlerinin asabiyetten ileri geldiğini iddia etmişlerse de karşılarındakini ruhen kana ne kadar susamış oldukları hususunda aldatamamışlardır.

Hamamda tecavüz ve katliam
Alaca mıntıka kumandanının müteahhidi olan bir Ermeni, 27 Şubat’ta bu köyde yapılan gayri insani muameleler hakkında şunları anlatmıştır: Ermeniler bir Türk kadınının kalbini çıkardıktan sonra bir duvara baş aşağı çakmışlardır. Büyük Erzurum katliamı 7 Şubat’ta başlamıştı. Ermeni topçuları sokaklarda 270 kişiyi yakalamış, bütün elbiselerini soyduktan sonra hepsini bir hamama götürmüş ve burada en haris hislerini tatmin etmişlerdir.

Ilıca katliamı lanetlendi
Erzurum’un Ilıca ilçesine bağlı Alaca köyünde Ermeniler tarafından katledilen Türkler, düzenlenen törenle anıldı. Alaca Köyü Şehitliği’ndeki törende Ermeni katliamına lanet yağdı. Ermeni Katliamı Mağdurları Derneği Başkanı Doç. Süleyman Çiğdemli, Roma ve Bizans’ın acımasız yönetimi altında inançlarını bile yaşayamayan Ermenileri bağrına basan Türk milletinin, hoşgörü ve merhametinin karşılığını ihanet olarak aldığını kaydetti. Öğrencilerin şiirler okuduğu tören, şehitlikteki mezarların ziyaret edilmesi ve Soykırım Müzesi’nin gezilmesiyle sona erdi. Öte yandan, Ilıca’nın düşman işgalinden kurtuluşunun 90. yıldönümü de düzenlenen törenlerle kutlandı.


Kurtuluş’u canlandırdılar
Ermeni mezaliminde ölenlerin anılmasının ardından, Ilıca’nın düşman işgalinden kurtuluş gururu, düzenlenen törenle yaşandı. Türk askerinin ilçeye girmesi, gözü dönmüş Ermeni katillerin elinden anaları, bebeleri kurtarışı temsili olarak canlandırıldı.


Sarkisyan’dan küstah açıklama:
İtiraf ettireceğiz
Ermenistan’ın yeni Devlet Başkanı seçilen katilliği tescilli Serj Sarkisyan, Türkiye’yi soykırımla suçlayarak, alçakça ifadeler kullandı.
Sarkisyan, “Türkiye’nin soykırımı itiraf etmesini sağlayacağız” dedi. Serj Sarkisyan, 1915 olaylarının Ermeni toplumunda yol açtığı travmayı unutmalarının olanaksız olduğunu söyledi. 19 Şubat’ta yapılan tartışmalı başkanlık seçimlerini kazanan, 9 Nisan’da görevine resmen başlamaya hazırlanan Sarkisyan, Moskova’da yayımlanan Rossiskaya gazetesine yaptığı açıklamalarında, diplomatik ilişki kurulamamasından da Türkiye’yi sorumlu tuttu. Sarkisyan, “Diplomatik ilişkiler için garip istekleri olan taraf Türkiye. Ne yazık ki Türkiye henüz buna hazır değil. Bu nedenle top onlarda” diye konuştu.

12/03/2008 http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=5798

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Kahpe Pusular ( 1 )

YÜKSEL MUTLU VE CEYHUN BOZKURT’UN DEV ARAŞTIRMASI


Ermeniler Türk katilini esas durusta selamladılar
Diplomatlarımızı katleden Yanıkyan’ı desteklemek için Ermeniler, Santa Barbara’ya akın etti. ABD’de hiç kimse “Hepimiz Türküz” diye bağırmadı

Güner Baydar: Eşim Mehmet ve yardımcısı Bahadır Demir şehit edilmeden önce Ermeniler, 29 Ekim törenlerinde de Konsolosluğu basmıştı...

Aslıhan Saraçoğlu: Babamın şehit edildiği ABD’de hâlâ ‘soykırım kabul edilecek mi edilmeyecek mi’ tartışması yapılıyor...

Konsolos Mehmet Baydar, caniye güvenmenin bedelini canıyla ödedi.


Tarih: 27 Ocak 1973. Yer: California’nın Santa Barbara kenti. Ermeni Mıgırdıç Yanıkyan, Baltimore Oteli’nde Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ile Bahadır Demir’i kurşunlayarak öldürdü.

77 yaşındaki Ermeni katil, diplomatlarımıza kahpe pusuyu “Türk-Ermeni dostluğuna katkıda bulunacağım. Padişah Abdülhamit’e ait bir tabloyu Türkiye’ye armağan etmek istiyorum. Buluşalım” diyerek kurdu...

Yanıkyan, cinayetten önce ‘California Courrier’ gazetesine gönderdiği mektupla şu çağrıyı yapıyordu: “Sizler bu mektubu okuduğunuz zaman ben yeni bir savaş tarzını tatbike koymuş olacağım. Ermeniler peşimden gelsin...”

Türk diplomatlarına yönelik kahpe pusuların kapısını açan Ermeni katil, “Netice almanın tek yolu şiddet hareketlerinden geçiyor. Ermenilerin uykularından uyanmalarının vakti geldi”
diyerek yol gösterdi...

Hızını alamayan cani Ermeni, “Türk hükümeti ile bu dünyada hiçbir millet münasebet kuramamalı. Türk hükümetinin temsilcisi sıfatıyla dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bütün kişiler yok edilmeli” çağrısı yaptı.



GİRİŞ
Türkiye’ye yönelik Ermeni yalanlarını sürekli olarak pişirip gündeme getirenler, terör örgütü ASALA’yı koyunlarında beslediler. Katilleri değil, Türkiye’yi yargılamaya çalıştılar. Birinci Dünya Savaşı’nda Taşnak ve Hınçak çetelerince katledilen Türk halkını görmediler, tehcirde hayatını kaybedenleri soykırıma tabi tutulmuş olarak gösterdiler. Talat Paşa ile başlayan ve PKK terör örgütü ortaya çıkana kadar süren Ermeni terörünün kurbanı şehit diplomatlarımızı, bu dizi ile bir kere daha hatırlatacağız.


ABD’de hiç kimse ‘Hepimiz Türküz’ diye bağırmadı
Türk diplomatlar Mehmet Baydar ile Bahadır Demir, Amerika’da katledildi. Bu ülkede yaşayan Ermeniler, katil Yanıkyan’ı esas duruşta selamladı.

Tarih 27 Ocak 1973. Yer ABD’nin Californiya eyaletinin Santa Barbara kenti. Türk-Ermeni dostluğuna katkıda bulunacağı yalanını atan Mıgırdıç Yanıkyan isimli Ermeni, Osmanlı padişahı Abdülhamit’e ait bir tabloyu Türkiye’ye armağan etmek istediğini bildirerek, Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Bahadır Demir’i Baltimore Oteli’ne davet eder. Aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan bu Ermeni, davete icabet eden Baydar ile Demir’i kurşun yağmuruna tutarak şehit eder. Suikastin ardından kaçmayarak polise teslim olan Yanıkyan, Erzurum’da doğduğunu, tehcir sırasında ailesini kaybettiğini ve Türklere düşman olduğunu açıkça itiraf eder. 77 yaşında katil olan Mıgırdıç Yanıkyan, bu olaydan sonra Ermeni meselesinin yeniden hortlayacağını ümit ediyordu. Nitekim bu kahpe pusu ile Ermeni terör örgütü ASALA’nın tohumları atıldı.

Türkler yok edilmeli
Tüm bunları en ince ayrıntısına kadar hesaplayan Yanıkyan, cinayetten hemen önce Californiya’da yayınlanan ’California Courrier’gazetesine uzun bir mektup gönderdi. Mektubun bazı kısımlarında Yanıkyan şöyle diyor: “Sizler bu mektubu okuduğunuz zaman ben yeni bir savaş tarzını tatbike koymuş olacağım. Önden gidiyorum, bütün Ermeniler peşimden gelsin. Bunu yapacaklarına eminim. Çağımız gösteriyor ki, artık netice almanın tek yolu şiddet hareketlerinden geçiyor. Ermenilerin uzun uykularından uyanmalarının ve kaba Türkler’den onların anlıyacağı dille konuşarak haklarını almalarının vakti geldi. Türk hükümeti ile bu dünyada hiçbir millet münasebet kuramamalı. Türk hükümetinin temsilcisi sıfatıyla dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bütün kişiler yok edilmeli.”

Katile destek seferberliği
Diplomatlarımızı şehit eden 77 yaşındaki Ermeni katil Mıgırdıç Yanıkyan, cinayetin ardından tutuklanarak cezaevine konuldu. Yanıkyan’ın duruşmasını izlemek için civar şehirlerden otobüsler dolusu Ermeni Santa Barbara kentine akın etti. Bu Ermeniler, sırf kimliğinden rahatsız olduğu iki temsilcimizi gözünü kırpmadan şehit eden katil Mıgırdıç Yanıkyan’ı esas duruşta selamladılar. Yanıkyan’ın avukatları, bu hadisede tarihin suçlu olduğunu, müvekkillerinin cezai ehliyeti olmadığını belirterek tahliyesini istedi. Ancak, mahkeme bu talebe itibar etmedi. Katil Yanıkyan, müebbet hapse mahkum oldu.

Suikast ’geliyorum’ dedi
Ermeniler tarafından katledilen ilk diplomatımız olan Mehmet Baydar’ın eşi Güner Baydar, aradan tam 34 yıl geçmesine rağmen hâlâ unutamadığı menfur suikastin bugüne kadar gizli kalmış yönlerini bizimle paylaştı. O günleri anarken gözleri dolan Baydar, bir yandan ABD’yi suçlarken, diğer yandan hükümetlere de sitem ediyor: “Ermeniler, Californiya’da bir anıt dikmek için uğraş veriyorlardı. Eşim şehit edilmeden önce 29 Ekim törenlerini basmışlardı. Eşim buna mani olmaya çalıştı. Konsolosluğa kadar gelip kapıları yumrukladılar. Bu tür tehditler zaten hep vardı.

Danışıklı dövüş
Californiya polisi bu tür olaylar karşısında hiçbir şey yapmıyordu. Adeta danışıklı dövüş gibiydi. Eşim tehdit edilmesine rağmen aldırmıyor, sürekli mücadelesini veriyordu. Bu tehditlere ve baskılara hiç kimsenin kılı bile kıpırdamadı. Bu olay adeta ‘geliyorum’ diyordu. Orada kelle koltukta görevini yapmaya çalışıyordu. Tüm bunlara rağmen hiç kimse olayları ciddiye almadı. Katili tarafından randevu verildiğinde bile herkesin haberi vardı. Görevi gereği tüm olup biten gelişmeleri büyükelçiye iletmek durumundaydı. Bütün bu olaylar katliama kadar sürdü. Eşimin şehit edilmesinin ardından olaylar arka arkaya devam etmeye başlayınca birilerinin kafasına ’dank’ etti.

Olayları ASALA başlattı
Diplomatlara yapılanlar da asla affedilir bir şey değil. Bu olayları durup dururken Allah’ın belası ASALA başlattı. Benim en yakın arkadaşım Ermeni. Beraber büyüdük, beraber okuduk. Dediğim gibi hiçbir problemimiz olmadığı halde bizim hadise olduğunda ben hayretler içerisinde kaldım. Bu nereden çıktı? Bu tamamen fanatizmden kaynaklandı. Biz herşeyi çok abartan bir milletiz. “Hepimiz Ermeni’yiz” sözleri de oldukça abartılıydı. Ben Hrant Dink cinayetinin ardından ailesini ziyaret etmek istedim. Ancak, medyaya malzeme oluruz endişesiyle bundan vazgeçtim.”

İlgisizliğe kahroldu
Ermenilerin şehit ettiği Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar’ın eşi Güner Baydar’ı, en fazla unutulmak ve hükümetin ilgisizliği üzmüş.

Amcası Ermeniler’e yardım etti
Şehit eşinin amcası Remzi Avcı, Ermenilere yardım ettiği için tehdit almış Şehit diplomatımız Mehmet Baydar’ın eşi Güner Baydar, İttihatçılar’dan olan rahmetli amcası Remzi Avcı’nın Ermenilere yardım ettiği için uyarıldığını anlatıyor. Baydar bu konuda şunları söylüyor: “Ermenilere yardım ettiği için tehditler almış. Adana Valiliği yapan amcama, ’Paşam derhal Adana’yı terk et. Ermeniler seni öldürecekler’ denilmiş. Maalesef bütün siyasetimizi ABD idare ediyor. Onların ağzından çıkacak bir lafla Türkiye kendini yönlendiriyor. Bu son derece onur kırıcı. Bizim de Türkiye olarak çalışmamız gerekir. Bu olayda duyarsız kalıyoruz.” Ermenilerin dünyada yoğun bir lobi çalışması yaptığını da vurgulayan Baydar, “Dışişleri Bakanlığı’ndan Kamuran Gönen’in Ermenilerle ilgili bir kitabı vardı. Soykırım yalanını belgeleriyle gözler önüne seriyordu. Bugün bu kitabın tek bir nüshasını dahi bulamazsınız. Nedeni ise tamamının Ermeniler tarafından toplatılmış olmasıdır. Bu çok detaylı bir eserdi. İşte Ermeniler böyle organize çalışıyor” diyor.

Şehitler gününde unutulduk
16 Mart Şehitler Günü dolayısıyla Ankara’da düzenlenen törene çağrılmadılar.Şehit eşi Güner Baydar’a en fazla dokunan olaylardan biri de unutulması. Bu hatırasını anlatırken gözleri doluyor. Baydar şunları söylüyor: “Belki şaşıracaksınız ama ’16 Mart Şehitler Günü’ dolayısıyla Ankara’da düzenlenen törenlerde eşimin adını en üst sırada görünce şaşırdım. Çünkü biz bu törenlere davet edilmemiştik. İzlediğim kadarıyla görüntülerde, o zaman Dışişleri Bakanı olan şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Dışişleri mensupları, eşimin adının ilk sırada yazıldığı koskocaman bir mezar taşının önünde tören düzenliyorlar. Biz aile olarak törende yoktuk. Çünkü törenden haberdar değildik. Konuyla ilgili Dışişleri Personel Genel Müdürlüğü’nü aradığımda, bir aksamanın olduğunu belirterek geçiştirdiler. Abdullah Gül’den randevu talep ettik; her nedense bu da engellendi. Emine Erdoğan’a mektup bile yazdım. Ancak hiçbir sonuç alamadım. Sonuç alınamayınca da eşimin adının şehitler listesinden silinmesini istedim.”

Maaşım bile kesildi
Dertli bir şehit diplomat eşi olan Güner Baydar’ın yaşadıkları bununla sınırla değil. İnsanın inanası gelmiyor ama, Baydar Hanımefendi, bir önceki hükümetin maaşını kestiğini anlatıyor: “Üstelik 54 Bin YTL’lik bir borç çıkardılar. Sanki Türkiye’de şehit enflasyonu varmış gibi bu yönde bir karar almışlar. Bir memur öldürüldüğü zaman hangi derecedeyse o derecede emeklilik bağlanıyor diye. Halbuki benim eşim öldürüldüğünde ilk diplomat şehidi olduğu için hizmet süresi 30 yıl olarak kabul edilmişti ve öyle bir hak tanınmıştı. Ancak, 34 yıl sonra bu parayı bizden geri istediler. Bu olay basına yansıyınca bu isteklerinden vazgeçtiler. Ama bize yapılan son derece utanç verici bir olaydı. Ancak 3 aylık maaşımdan kesinti halen devam etmektedir. Bu konuda ailece bağlı olduğumuz Dışişleri Bakanlığı bize cevap verme tenezzülünde bile bulunmuyor. Kendi hükümetimiz bize kıymet vermezse niye başkaları versin ki? 34 yıl maaş bağlamışsın ve sonra ortaya çıkıp ’Ben sana fazla maaş vermişim bunu geri öde’deniliyor. Bu olacak şey mi?”

Çocuklara yakın çağ tarihi de öğretilmeli
Ermeniler tarafından katledilen Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar’ın kızı Aslıhan Saraçoğlu, yakın çağın da okullarda ders olarak okutulması gerektiğini söylüyor. Saraçoğlu, “Amerikan Kongresi’nde her yıl ‘soykırım kabul edilecek mi edilmeyecek mi’ tartışması yaşanıyor. Bu konu ders kitaplarına girmelidir. Ancak ders kitaplarında böyle bir şey yok. Benim çocuğum halen Osmanlı İmparatorluğu okuyor. Halbuki yakın tarih diye bir olay var. Gençlerimiz bu konuda hiçbir şey bilmiyor. Türklük ve Atatürk Anayasa’dan çıkartılmaya çalışılıyor. Bu durumda gençlerimiz neyi öğrenecek? Bu yılki tarih kitaplarında Atatürk’ün nutkuna bile yer verilmemiş. Böyle bir şey olabilir mi? Atatürk olmasaydı bugünleri görebilir miydik?” diyor.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=1659


Kahpe pusular ( 2 )

YÜKSEL MUTLU VE CEYHUN BOZKURT’UN DEV ARAŞTIRMASI

Sefir misin dediler tetiği cektiler
Ermeni teröristler, susturucu takılı silahlarını Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil’e doğrulttuktan sonra acımasızca kurşun yağdırdı.

Taşnak - Hınçak’tan ASALA’ya
ABD’de yaşanan menfur saldırının izleri silinmeden, Türkiye yeni bir Ermeni terör dalgasıyla karşılaştı. Türkiye, Ermeni çetelerinin ardından ASALA adlı Ermeni terör örgütünün hedefi olmuştu.

Hedef Türk Büyükelçileri
Ermenİlerİn Türk diplomatlara yönelik saldırıları giderek yoğunlaştı. Artık onların hedefinde Türk Büyükelçileri vardı. Paris Büyükelçimiz İsmail Erez de bu sürecin kurbanlarından birisiydi.


Taşnak çeteleri kahpece kan döktü

Katilleri bulunamadı
30 yaşında bir genç diplomattır Oktay Cirit. 1975 yılının Ekim ayında Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatipliğine atanmıştı. O dönemde de Lübnan’da bir iç savaş vardı. Cirit,
16 Şubat 1976 tarihinde, Beyrut’un bir nebze olsun güvenli caddelerinden Hamra’da yürüyüşe çıktı. Ancak bu, onun son yürüyüşü oldu. Susturucu takılmış bir silahla çok kısa mesafeden edilen ateş nedeniyle Cirit’in gencecik bedeni orada düşüverdi. Şehit olmuştu. Ermeni terörü susmuyor, Türkiye ayağa kalkıyordu. Ancak katiller bir türlü bulunamıyordu. Cirit’in katili de bulunamadı. Menfur saldırıyı da ASALA üstlendi.

Vatikan’a da sıçradı
9 Haziran 1977’de Vatikan’dan Türkiye’ye hazin bir haber ulaşmıştı. Vatikan Büyükelçimiz Taha Carım, evine giderken uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralanmıştı. Yüzünden ve sırtından aldığı kurşunlarla yaralanan Tahara Carım, hemen Policlinico Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Ancak Carım, 5.5 saat süren ameliyat masasından kalkamamış ve şehitlik mertebesine ulaşmıştı. Vatikan’daki kordiplomatik duayeni Senegal Büyükelçisi, Taha Carım’ın tabutu önünde yaptığı içten konuşmada, “Cesareti, dürüstlüğü ve samimiliği onun şahsiyetini oluşturan başlıca üç unsur” diyordu. Carım suikastı da “faili meçhuller” arasına katıldı.

Ermeniler, ASALA ile terörü yeniden hortlattı
ABD’de yaşanan suikastin ardından Ermeni terörü, bu defa ‘ASALA’ adı altında büyükelçilerimizi hedef aldı

ABD’de yaşanan menfur saldırının izleri silinmeden, yeni bir Ermeni terör dalgasıyla karşılaştık. Türkiye, çetelerin ardından yeni bir Ermeni terörünün hedefi olmuştu. Özellikle Türk diplomatlara yönelik saldırıları gerçekleştiren bu örgüt, ASALA idi. 1975-1985 yılları arasında faaliyet gösteren ASALA, İngilizce “Ermenistan’ın Özgürlüğü için Gizli Ermeni Ordusu” anlamına gelen “Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia” tamlamasının kısaltmasıydı. Lübnan’daki iç savaş esnasında, Beyrut şehrinde, Agop Agopyan ve Agop Tarakçıyan tarafından kurulmuştu. Fransa ve Yunanistan ASALA’nın üsleri olmuştur. ASALA’nın paçavrası, örgütün siyasi eğilimini ve ulaşmayı hedeflediği Ermenistan haritasını göstermektedir. ASALA ve PKK’nın paçavralarındaki benzerlik de dikkat çekicidir. İki örgüt arasındaki bir başka ilginç benzerlik, her ikisinin de ortak düşman olarak gördükleri Türkiye’ye karşı birlikte mücadele etmeleriydi.

Hedefleri Türk diplomatlar
ASALA 70’li ve 80’li yılların en çok tanınan ve en iyi organize olmuş Ermeni terörist grubudur. Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır. ASALA’ya mal edilen saldırılar farklı kaynaklarda değişiklikler arz etmektedir. Amerikan hükümet kaynaklarına göre, 1968’den günümüze ASALA, 84 olayda 299 kişiyi yaralamış 46 kişiyi öldürmüştür.

Orly katliamı unutulmadı
Paris’te Türk Hava Yollarını bombalayan örgüt üyelerine 30 ay ceza verilmiştir. 1983 Temmuz’unda gerçekleşen Orly Havaalanı katliamında 8 kişiyi öldürüp 52 kişiyi yaralamışlardır. ASALA, kendi milliyetçi hedeflerinin yanı sıra Marksizm-Leninizm’i de desteklemiş, benzer eğilimleri olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), PKK/Kongra-Gel/KADEK ve Kızıl İtalyan Tugayları (Italian Red Brigades) gibi diğer uluslararası terörist örgütler ile işbirliği yapmıştır.

Ermenistan hayali gerçek oldu
ASALA’nın açıklanan kuruluşundan önce de bazı irili ufaklı Ermeni teröristler tarafından gerçekleştirildi. Mıgırdıç Yanıkyan’ın eyleminin ardından bir grup fanatik Ermeni “Esir Yanıkyan Komandoları” adlı bir örgüt kurdu. Bu örgüt tüm dünya Ermenilerine intikam almaları için çağrıda bulundu. Bu çağrılardan sonra ASALA’nın alt yapısı oluşturularak ilk bombalı eylemler başladı. Örgütün hedef seçimi de ilginçti. Diplomatik hedefler ve havaalanları gibi kamuoyunda büyük ses getirecek eylemlere yelteniyorlardı. 1991’de Ermenistan’ın kurulması ile ASALA en önemli hedefini gerçekleştirmişti. Eski ASALA teröristleri kendilerine Ermeni hükümeti ve ordusunda yer buldu. Hikmet Özdemir’in “Üç Jöntürk’ün Ölümü” kitabındaki istatistiklere göre, Türk diplomatlarına karşı en çok saldırı Fransa’da yaşandı.

Büyükelçimiz ve şoförü şehit edildi
Tarihler 24 Ekim 1975’i gösteriyordu. Kötü haber Paris’tendi. Paris telsizcimiz arkadaşına telaşla sesleniyordu: “Nato de Paris: Hemen Ankara’ya haber veriniz. İsmail Erez Bey’i (Paris Büyükelçimiz) vurdular. Kendisi ağır yaralı. Şoför öldürüldü. Ankara hemen temasa geçsin bizimle, hemen. Sen de irtibatı kesme benimle.”
Sonra, iki cümlelik bir acı teleks daha: “Ankara, Sefir Bey de öldü...” İsmail Erez, kalbinden ve boynundan aldığı yaralar sonucu şehit olmuştu. Evli, iki kızı ve iki torunu olan Erez, Paris Büyükelçiliği’ne atandığında çok büyük bir sevinç yaşamıştı. Paris’te Kıbrıs Barış Hareketi dolayısıyla gerilen ilişkileri düzeltmek için çok yoğun çaba harcamış ve bir nebze de olsa başarı sağlamıştı.

Caniler sefir misin diye sorup tetiğe bastı
Ermeni teröristler, susturucu taktıkları silahlarını Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil’e doğrulttuktan sonra peşpeşe tetiğe basarlar. Tunalıgil şehit düşmüştür

Ermeni teröristlerin 22 Ekim 1975’teki hedefi Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil’di. Viyana Büyükelçiliğimize gelen 3 Ermeni terörist ellerinde Macar yapımı Wallam marka iki tabanca ve biri İngiliz yapımı MP Sten, diğeri de İsrail yapımı MP Uzzi otomatik silahlarıyla güvenlik görevlilerini etkisiz hale getirdikten sonra direk Büyükelçilik makamına yöneldil. Saatler öğlen 12.00 sularını göstermekteydi. Katiller, önce Tunalıgil’e Türkçe “Siz sefir misiniz” diye sorarlar. Tunalıgil, teröristlerin niyetini anlamıştır, “Hayır” yanıtını verir. Ama katiller, susturucu taktıkları silahlarını uzatırlar. Tunalıgil’i koltuğuna oturtup başına doğru 7.65’lik tabanca ile ölüm kusarlar. Tunalıgil şehit düşmüştür. Katiller daha sonra tabancalarıyla rehineleri tehdit ederek kaçmayı başarmıştı. Almanya’nın Die Welt Gazetesi, saldırıyı New York’tan gizli bir Ermeni örgütünün üstlendiği bilgisini geçiyordu. Katilleri o kadar soruşturmaya (!) rağmen bulunamadı.

Tepkiler giderek artıyordu
Ermeni terörü, Türk diplomasisine yönelik irili ufaklı bir dizi eylem gerçekleştirdi. Gazetelerde bol bol makaleler yayınlanıyor, Ermeni terör örgütlerinin bu eylemlerine yönelik tepkiler giderek artıyordu. Bir taraftan da Türkiye içeride siyasi bir gerilimin içinden geçiyordu. Türkiye dışarıda zor durumda kaldığı kadar, içeride de siyasi çatışmalarla adım adım gelen provokasyonlara doğru yol alıyordu.
1982’de Türkiye’nin Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat’ın saldırı sonucu şehit düşmesi de gazete sütunlarına böyle yansımıştı.


Kahpe Pusular ( 3 )

YÜKSEL MUTLU VE CEYHUN BOZKURT’UN DEV ARAŞTIRMASI

Diplomatlardan sonra sıra ailelerinde

ASALA iyice kudurmuştu. Madrid Büyükelçimiz Zeki Kuneralp’in eşi Necla Kuneralp ve eniştesi Beşir Balcıoğlu ile Lahey Büyükelçimiz Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler de teröre kurban gitti

1978 zor bir yıldı. 1977’nin 1 Mayıs’ında çok ciddi olaylar çıkmış, 36 kişi hayatını kaybetmiş, siyasi çatışmalar artmış, Malatya olayları yaşanmıştı ve Maraş olaylarına doğru hızla giden bir dönemden geçiyordu Türkiye. Ülkemiz içeride terör olayları ile uğraşırken, dışarıda da Türk diplomatik ve ticaret temsilciliklerine yönelik artan saldırıları engellemeye çabalıyordu. Bu hain saldırıları da başta ASALA olmak üzere bazı irili ufaklı Ermeni terör örgütleri gerçekleştirmişti. En son 9 Haziran 1977’de Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Taha Carım katledilmişti. Carım’ın şehit edilişinin birinci yıldönümünde Ermeni terörü Madrid’te hortladı. Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in eşi Necla Kuneralp ve eniştesi emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu, 2 Haziran 1978 tarihinde makam aracıyla giderken saldırıya uğradı. 3 Ermeni terörist, Madrid’de sokak ortasında, aracı yaylım ateşine tuttu. Sefire Necla Kuneralp ve Beşir Balcıoğlu olay yerinde, aracın İspanyol şoförü Antonio Torres kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Böylece ilk defa Ermeni terörü, Türk diplomatlarının dışında ailelerine yani sivil hedeflere yönelmiş oldu.

Baştan savma
İspanyol hükümeti cenazelerin Türkiye’ye nakli konusunda isteksiz davranıyor, hatta naaşların nakli için özel uçak tahsisi konusunda bile sorun çıkarıyordu. Bu durumu bizzat Zeki Kuneralp Ankara’ya iletti. Bunun üzerine Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir C-130 uçağı, Madrid’e gönderilerek, cenazeler getirildi. İspanyol güvenlik güçlerinin yaptıkları araştırmalar ve soruşturmalar ise baştan savmaydı. Madrid’ten sonra bir hain saldırı da Hollanda’nın Lahey kentinde meydana geldi. Delft Üniversitesi’nde doktora yapan Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler 12 Ekim 1979’da katledildi. Bir çocuklarını
9 yaşında trafik kazasına kurban veren Benler ailesi için Ahmet’in şehit edilmesi tam bir yıkım oldu.

Benler’in katili serbest bırakıldı
Hollanda, Benler suikasti zanlısı olduğu iddiasıyla yakalanan Lübnanlı Mustafa Hassan Ammar’ı serbest bıraktı.

Türkiye’ninn Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler’in katili konusunda tam umutsuzluğun hakim olduğu günlerde, ABD’den gelen bir haber Türk tarafını buruk bir sevince sevk etmişti. ABD’de yakalanan birinin, Benler’in katil olabileceği belirtilmiş, görgü tanıklarının da hepsi katili tanımıştı. Bunun üzerine gerekli yasal girişimler sonrasında Lübnan pasaportlu Mustafa Hassan Ammar, Hollanda’ya iade edildi ve mahkemeye çıkarıldı. Ancak polisin Ammar’ın katil zanlısı olduğuna dair tüm inancına rağmen, mahkeme, “delil yetersizliği” gerekçesiyle Ammar’ı serbest bıraktı. ABD’nin Rotterdam Başkonsolosluğu da, Ammar’a ülkeyi terk etmesi için gereken “Amerika’ya dönüş için seyahat belgesi”ni hemen vermişti. Kuş kafesten uçmuş, tüm çabalara rağmen, Benler suikastı, çözülemeyenler arasında yerini almıştı.

Ankara’ya çekilen yıldırım telgraf
Necla Kuneralp için 7 Haziran 1978 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’nda bir tören düzenlenmişti. Törene, katılan dönemin Başbakanı Bülent Ecevit merhumun eşi Madrid Büyükelçimiz Zeki Kuneralp’a başsağlığı dilemişti.

Dönemin Lahey Büyükelçiliği Birinci Müsteşarı olan Bilal Şimşir, Ahmet Benler’in şehit edildiği gün Ankara’ya çektiği yıldırım telgrafta olayı şu şekilde anlatır:

* “Bu sabah (12 Ekim 1979, Cuma) saat 09.45’te Büyükelçimizin oğlu Ahmet Benler vuruldu. Volkswagen arabasıyla üniversiteye giderken Büyükelçiliğimizin yakınındaki bir trafik ışığında bir kişi arabaya yaklaşmış ve yakın mesafeden 5-6 el ateş etmiş. Ahmet arabayı sürmeyi denemişse de birkaç metre gidebilmiş ve orada kendisinden geçmiş; araba başka bir arabaya çarpıp durmuş.

* Bu bilgileri protokol ile polis yetkilileri verdi. Protokol Genel Müdürü önce telefon etti, biraz sonra Büyükelçiliğe başsağlığına geldi.

* Polisin verdiği bilgiye göre, katil 20-25 yaşlarında, uzun boylu, kara saçlı, blucinli bir kişi imiş. Cinayeti işledikten sonra ters yönde yürüyerek uzaklaşmış. Beş-altı kişi olaya tanık olmuş ve katilin eşkalini polise anlatmış.

* Ceset polis merkezine kaldırılmış. Büyükelçi ile Hanımefendi halen oradalar.”


Demirel çirkin tavrı kınadı
Artan kahpe saldırılar nedeniyle Türkiye diplomatik temsilciliklerimizde güvenlik önlemlerini en üst düzeye çıkarmıştı. Ancak dış destekli oldukları çok sonraları ortaya çıkan ASALA ve diğer Ermeni terör grupları, gözünü kırpmadan vatandaşlarımızı şehit etmeye devam ediyordu. Ahmet Benler suikastı üzerinden 6 ay geçmişti ki, bir hain saldırı haberi yine Paris’ten geldi. Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Turizm ve Tanıtma Müşaviri Yılmaz Çolpan, 22 Aralık 1979’da Champs-Elysees Caddesi’nde karşıdan karşıya geçerken onlarca insanın gözü önünde şehit edildi.

Naaşı yolda beklettiler
Çolpan’a yönelttiği silahını 3 defa ateşleyan 1.60-1.65 boylarında esmer, kıvırcık saçlı Ermeni terörist, kalabalık Champs-Elysees Caddesi’nde kayıplara karıştı. Çolpan’ın naaşı suikastin üzerinden yaklaşık 1,5 saat geçtikten sonra ancak Fransız makamları tarafından kaldırıldı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, çirkin tavrı kınadı. Olayı “Ermeni Soykırım Adalet Komandoları” adlı terörist örgüt üstlendi.

Hollandalı küstah profesör
Hollanda devlet katında bol bol başsağlığı dilerken, o akşam ülkenin bir televizyon kanalında yapılan bir yayın insanın kanını donduracak nitelikteydi. Türk diplomatları ve ailelerine yapılan hain saldırıları yorumlayan Hollandalı bir Profesör, Ermeni teröristleri anlamak gerektiğini belirtiyordu.

Tarihi sebepler!
Olayı ‘Şehit Diplomatlarımız’ adlı kitabında aktaran emekli Büyükelçi Bilal Şimşir’in verdiği bilgilere göre, Amsterdam Üniversitesi’nden Prof. Dr. L. C. Biegel televizyona çıkarıldı ve bu profesör suikastlerin sözde tarihi sebeplerinden dem vurmaya başladı.
Hatırlatma istemi...
“Türkler’in ilk katliamı 1895 yıllarında, ikinci katliam da Birinci Dünya Savaşı’nda 1915-1916 yıllarında oldu” diyen Biegel, spi-
kerin “Ermeniler kendilerinin katledildiğini anlatmaya çalışırken şimdi onlar da bir nevi katliam yapıyorlar. Bu da doğru değildir. Onlar da suçsuz diplomatları öldürüyorlar” sözlerine şunları söyledi: “Evet yaptıkları hareket tabii ki doğru değil. Ama bu gençlerin eski katliamı dünyaya hatırlatma istemini anlamak lazım.”



Kahpe Pusular ( 4 )

YÜKSEL MUTLU VE CEYHUN BOZKURT’UN DEV ARAŞTIRMASI

Neslihan'ın günahı neydi
ASALA, Ataşemiz Galip Özmen ile kızı Neslihan’ı kurşun yağmuruna tutar. Eşi Sevim Hanım,
yardım ister, ancak Atina bu haykırışa sessiz kalır. Ankara ise teröre lanet yağdırır

Gözünü kan bürümüş Ermeni caniler, diplomatlarımızın ailelerinden sonra çocuklarına yöneldi. Atina Büyükelçilik Ataşemiz Galip Özmen ile 14 yaşındaki kızı Neslihan da kahpe kurşunların hedefi oldu

Terör eylemleri artık son hızıyla sürüyordu. Ermeni teröristler, kadın, erkek, yaşlı, çocuk gözetmeksizin saldırılarını sürdürüyorlardı. İlk başta diplomatlarımıza yönelik saldırılar, sonrasında diplomat ailelerini, emekli büyükelçileri ve hatta yabancıları hedef almaya başlamıştı. Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği Ataşesi Galip Özmen’in kızı Neslihan Özmen henüz 14 yaşındaydı. Atina sıcağının kavurduğu bir Temmuz günü babası, annesi ve iki kardeşiyle birlikte kendisini pikniğe götürmüştü. Deniz kıyısındaki Kavuri semtinde yapılan pikniğin ardından yine ailece evlerine dönmüşlerdi. Tarihler 31 Temmuz 1980’i, saatler de 21.30 sularını göstermekteydi. Baba Galip Özmen arabasını park edeceği sırada yanına yaklaşan bir kişi, elindeki torbadan çıkardığı silahla ölüm kusmaya başlamıştı. Başından kurşunlanan Neslihan ile babası Galip Bey arabanın içinde yığılmıştı. Anne Sevim Hanım ile büyük oğul Kaan ise yaralanmıştı. Neslihan’ın durumu ağırdı. Bitkisel hayata girdiği yönünde bilgiler gelir ama dayanamaz. Kısa süre sonra hayata gözlerini yumar. Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği Ataşesi Galip Özmen ve kızı Neslihan böyle şehit olur. Küçük çocukları Alper, annesinin arabadan kızını çıkarmaya çalışırken bağırarak yardım istediğini, ancak Atina sokaklarının bu haykırışa sessiz kaldığını anlatır. Ermeni teröristler, verilen sözlere, söylenen hüzün dolu başsağlığı mesajlarına rağmen yine sırra kadem basmıştı. Özmen Ailesi’nin tek suçu Türk olmaktı. Galip Bey’in suçu da Türk diplomatı olmak...

Demirel katılmıştı
Galip Özmen ile 14 yaşındaki kızı Neslihan’ın cenaze merasimine, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ile eski Başbakanlardan dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit de katılmıştı.


Bebeğine doyamadı
Paris Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri Reşat Moralı ve Büyükelçilik Din Görevlisi Tecelli Arı, Ermeni teröristlerin kurşunlarına hedef oldu. O sırada yanlarında bulunan Anadolu Bankası Temsilcisi İlkay Karakoç ise saldırıdan yara almadan kurtuldu. Moralı’nın üçüncü çocuğu, kendisi şehit edilmeden henüz bir ay önce hayata gözlerini açmıştı. Ama Reşat Moralı, kahpe saldırı nedeniyle bebeğine doyamadı.Fransa’ya verilen nota da işe yaramamıştı. Moralı ve Arı’nın uğradığı saldırı, yine bir fali meçhul olarak kaldı.

Cenevre’de katledildi
Cenevre Başkonsolosluğu Sözleşmeli Sekreteri Savaş Yergüz, henüz 39 yaşındaydı. Kendisi de bir suikasta kurban giden Ahmet Taner Kışlalı’nın tavsiyesiyle, Dışişleri Bakanlığı’na girmişti. 2 çocuğu vardı. Akşam saatlerinde işinden çıkmış evine giderken eli kanlı katil Mardiros Jankodjian’ın saldırısı sonucu şehit oldu. Jankodjian yakalandığında üstünde 33 tane daha mermi bulundu. Gözü dönmüş katil, polise verdiği ifadede, ilk planının el bombaları ile konsolosluk bahçesine girip katliam yapmak olduğunu açıkladı.


Bir acı haber de Sydney’den
Türkiye’nin Sydney Başkonsolosu Şarık Arıyak ile koruma görevlisi Engin Sever Ermeni teröristler tarafından şehit edildi

Terör örgütü ASALA, artık iyice zıvanadan çıkmıştı. Dünyanın dörtbir yanında görev yapan diplomatlarımıza saldırılar düzenliyordu. Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği Ataşesi Galip Özmen ve kızı Neslihan’a yönelik suikastin acısı henüz unutulmadan, bir kara haber de Avustralya’dan geldi. Sydney Başkonsolosumuz Şarık Arıyak ile koruma görevlisi Engin Sever, Ermeni teröristlerin açtığı ateş sonucu şehit oldu. Tarih 17 Aralık 1980. Günlerden Çarşamba. Türkiye soğukla boğuşurken, Sydney’de yaz mevsimi yeni başlamaktadır. İşine gitmek üzere kendi kullandığı otomobille evinden ayrılan Şarık Arıyak, biraz sonra başına gelecekleri nereden bilebilirdi. Arıyak, henüz semtinden uzaklaşmamışken, motosikletle yaklaşan iki teröristin saldırısına uğradı. Caniler, önce koruma aracını sonra da Arıyak’ın aracını kurşun yağmuruna tuttu. Kahpe saldırı sonucu Şarık Arıyak olay yerinde, Engin Sever ise kaldırıldığı hastanede yaşama gözlerini yumdu. İki şehidimiz de bugün maalesef hatırlananlar listesinde değil ve katilleri hiçbir zaman bulunamadı.

Gaziler karşıladı
Şarık Arıyak ile Engin Sever’in cenazeleri, gazilerin de aralarında bulunduğu kalabalık bir vatandaş topluluğu tarafından karşılanmıştı. Şehitler için 26 Aralık 1980 tarihinde düzenlenen törene katılan ailesi ve yakınlarının gözyaşları sel olmuştu.


Ermeni terörü karşısında halk tek yürek oldu
Suikastler artık periyodik bir hal almıştı, modern, çağdaş, insan hakları timsali, özgürlükçü Batı ülkeleri bu cinayetler için kılını kıpırdatmıyordu. Yakalananlar ise delil yetersizliğinden serbest kalıyordu. Türkiye ayaktaydı. Halk Ermeni terörü karşısında tek vücut olmuştu. Peki bu terörün arkasında kimler vardı. Yine bir Ermeni terörist tarafından şehit edilen Bahaddin Şakir ve İttihat ve Terakki konularında araştırmaları ve kitapları bulunan Gazeteci-Yazar Hikmet Çiçek, bu saldırılar ve suikastların hepsinin arkasında emperyalistlerin olduğunu vurguluyor. Çiçek, “ASALA terörünün arkasında Batı’nın uğursuz rolü görmezden gelinmiştir” diyor.



Kahpe pusular ( 5 )

YÜKSEL MUTLU VE CEYHUN BOZKURT’UN DEV ARAŞTIRMASI

Paris Başkonsolosluğu’na baskın

3 günlük bebeğini göremedi
Ermeni teröristler, henüz 3 gün önce baba olan güvenlik görevlisi Cemal Özen’i hunharca katletti
Teröristlerin hedefi bu kez Türkiye’nin Paris Başkonsolosluğu idi. Tarih 24 Eylül 1981, günlerden Perşembe. Paris önemli bir merkez olduğu için, konsolosluğa gelen-giden epey çok. Kapıdaki güvenlik görevlisi kimlik kontrolü yaptığı kişileri içeriye alıyor. Saat 11.15’e doğru o kalabalık arasından 4 kişi, güvenlik görevlisi Fahri Çallı’yı bir darbe ile yere düşürdükten sonra binaya girdi. Caniler, çantaların içinden çıkardıkları Kalaşnikof marka otomatik silahlarını çekerek, binanın içinde terör estirmeye başladı. Silah sesini duyan diğer güvenlik görevlimiz Cemal Özen, hemen olay yerine koşar. Canını hiçe sayan kahraman güvenlik görevlisi, teröristlerden birinin üzerine atlar. İşte tam o sırada kahpe bir kurşun, Özen’in başına isabet eder. Özen öylece yere düşer. Koşar adım üst kata çıkan teröristlerin hedefi bu kez Başkonsolos Kaya İnal’dı. İnal, kapıyı açan teröristlerden birini vurur. O sırada üzerine gelen kurşunlardan ise kaçamaz. İnal da ağır yaralanmıştır.
4 terörist daha sonra 15 saat süren eylemi başlatır. Binada 56 kişi vardır. 9’u görevli, 44’ü Türk vatandaşı, 3 de Fransız vatandaşı artık teröristlerin elindedir. Olayın duyulması üzerine binanın etrafını saran güvenlik güçleri, yaralıların dışarıya çıkarılmasını ister.

Naaşını verdiler
Ancak katillerin gözü dönmüştür bir kere. Kabul etmezler. Aşırı kan kaybeden Cemal Özen, birkaç saat sonra şehadet şerbetini içmiştir. Kan emiciler, Özen’in naşını konsolosluk baskını başladıktan yaklaşık 9 saat sonra bina kapısına bırakır. Yaralı Başkonsolos Kaya İnal ise yaklaşık 7 saat sonra binadan çıkarılır. Hemen hastaneye kaldırılır. Cemal Özen, şehit edilmeden 3 gün önce eşi bir erkek çocuk dünyaya getirmişti. İkinci çocuklarıydı. İsmini “Mehmet” koymuşlardı. Çocuğunu bile göremedi Özen. Son nefesini vatanından çok uzaklarda, Paris’te kahpe bir kurşunla vermişti.

Binadaki herkesi rehin aldılar
Paris Başkonsolosluğu’muza baskın düzenleyerek 56 kişiyi rehin alan, liderliğini Kevork Abraham Gozlian’ın (Güzelyan) yaptığı Vasken Sako Sesliyan, Aram Avedis Basmadjian ve Agop Abraham Joflian isimli teröristler, 15 saat sonra kanlı baskını sona erdirir. İlk olarak, karşı ateşle yaralanan Agop Abraham Joflian adlı terörist teslim olur. Ardından Kevork Abraham Gozlian ve diğerleri silahlarını bırakır. Ve kanlı işgal sona erer.

Terörist değil şiddet eylemcisi
Ermeni teröristlerle ilgili komedi mahkeme sürecinde yaşandı. ASALA adına eylem yaptıkları ortaya çıkan 4 terörist, duruşmaya çıkarılmak için tam 28 ay bekletildi. Ermeni caniler, 24 Ocak 1984’te Paris Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkarıldı. Teröristler hakkında iddianameyi hazırlayan Fransız Savcı Charles Michon, sanıkları “terörist” olarak değil “şiddet eylemcisi” olarak tanımlayarak, 5 ila 10 yıl arası hapislerini istedi. Bu tam bir komediydi. Türkiye’den tepki üstüne tepki geldi, ancak Fransızlar geri adım atmadı. Bir hafta süren duruşma sonucunda 31 Ocak 1984 tarihinde teröristler sadece 7’şer yıl hapse mahkum oldu. Türkiye ayaktaydı. Dışişleri Bakanlığı karar üzerine zehir zemberek bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Türk milleti, bu çirkin oyunu sahneyenleri de bu oyuna göz yumanları da unutmayacaktır” denildi. Bu açıklamaya Fransızlardan küstahça bir yanıt geldi. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Fransız halkı adına verilen adli bir karar hakkında Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bildirisindeki deyimleri kabul edemeyiz” açıklamasını yaptı.

Ermeni teröristlerin lideri Kevork Abraham Gozlian idi.


ABD ve Lizbon’da kahpe saldırılar
Los Angeles Başkonsolosumuz Kemal Arıkan ile Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz Ermeni canilerin hedefi oldu
Terör örgütü ASALA, ABD’de de Türk diplomatlara yönelik saldırılar gerçekleştirdi. Teröristlerin bu kez hedefi Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan’dı. Deneyimli bir diplomat olan Arıkan, Taşnak militanı Hampig Sasunyan tarafından katledildi. Suikasti gerçekleştiren cani, ömürboyu hapse mahkum edildi. Yeni dünyadaki bir başka suikast ise Boston Fahri Başkonsolosumuz Orhan Gündüz’e yönelikti. Gündüz, Yüzbaşı rütbesindeyken ordudan ayrılmış, Amerika’ya yerleşmiş ve oradaki Türkleri örgütleme çalışmalarına katılmıştı. Elinde imkan olmasına rağmen, ABD vatandaşlığına geçmemişti. 1971 yılından itibaren Boston’da Türkiye’nin Fahri Başkonsolosluğu’nu yürütüyordu. Başarılı çalışmaları Ermenileri rahatsız etmiş ve sık sık tehdit almaya başlamıştı. Birçok defalar yerel polise başvurmuş, koruma istemiş ancak başvuruları sonuçsuz kalmıştı. İlk olarak işyeri bombalandı. Bu saldırıdan yara almadan kurtuldu. 4 Mayıs 1982 Salı günü işinden evine dönmekte iken teröristler tarafından yaylım ateşine tutuldu. Vücuduna tam 15 mermi isabet eden Gündüz, olay yerinde şehit düştü. Saldırganlar, bombalama eylemini gerçekleştiren grup olarak kayıtlara geçti.

Katilleri sır oldu
Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ateşesi Erkut Akbay ile elçilik Sözleşmeli Sekreteri ve eşi Nadide Akbay, öğle yemeği için evlerine giderken, 7 Haziran 1982 tarihinde evlerinin önünde pusuya yatan terörist tarafından kurşun yağmuruna tutuldular. Erkut Akbay olay yerinde şehit oldu. Hastaneye kaldırılan eşi Nadide Akbay ise 6 ay bitkisel hayatta kaldı. Ancak 8 Ocak 1983 tarihinde o da hayata gözlerini yumdu. Katilleri ise sır oldu.


Ermeniler 3 ay arayla katletti
Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan (solda) ile Boston Fahri Başkonsolosumuz Orhan Gündüz de (sağda eşiyle birlikte), Ermeni teröristler tarafından hunharca katledildi. Harbiye mezunu olan Gündüz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ayrıldıktan sonra ABD’ye yerleşmişti.

Teröre dünya seyirci kaldı
ABD ve Avrupa’daki saldırılar, artık olağan bir hale gelmişti. Hiçbir Avrupa ülkesi gereken önlemi almıyor, teröristler ellerini kollarını sallayarak kaçıyordu. Bu saldırılar son değildi. Kanada’da Kurmay Albay Atilla Altıkat, Burgaz’da İdari Ateşe Bora Süelkan, Belgrad’da Büyükelçi Galip Balkar, Brüksel’de İdari Ateşe Dursun Aksoy, Lizbon Büyükelçiliği baskınında Maslahatgüzar’ın eşi Cahide Mıhçıoğlu, Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye Yönder’in eşi Işık Yönder ve daha adını sayamayacağımız daha niceleri. Ve onlarca yaralı. Ermeni terörü, dünyanın dörtbir yanında görev yapan diplomatlarımızı bizden koparırken, ABD ve Avrupa ülkeleri bu şiddete seyirci kaldı. Onların cenazesine, Avrupa’dan temsilciler, gözlemciler katılmadı. Onlar vatanlarının bağrında, Türk Milleti’nin elleri üstünde son yolculuklarına uğurlandı.


Kahpe Pusular ( 6 )

YÜKSEL MUTLU VE CEYHUN BOZKURT’UN DEV ARAŞTIRMASI

Ermeni ilk kurşunu Talat Paşa’ya sıktı!
Anadolu’da yaşayan Ermenileri tehcire zorlayan Talat Paşa, bu yüzden ’bir numaralı Ermeni düşmanı’ ilan edildi. Almanya’da uğradığı kahpe saldırı sonucu şehit oldu

Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Osmanlı İmparatorluğu, müttefiki Almanya ile birlikte kaybedenler safında yer almış, Anadolu’da ise bir kurtuluş ateşi yanmaya başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nı yöneten İttihat ve Terakki kadroları ise yavaş yavaş yerini Kuvay-ı Milliye kadrolarına bırakıyordu. İttihat ve Terakki Fırkası önderlerinden olan ve 1917-18 yılları arasında sadrazamlık yapan Talat Paşa, savaşın kaybının ardından, kendisinin hiç değilse o dönemde ülkede bulunmasının doğru olmadığını düşünüyordu. Balkan Savaşları (1912-13) sırasında bölgedeki karışıklıkları önlemek amacıyla Doğu Anadolu’daki Ermenileri topluca göç ettirmişti. Bu uygulama nedeniyle Batı kamuoyunda sürekli olarak “soykırım yapmak” la suçlanmış ve “bir numaralı Ermeni düşmanı” ilan edilmişti. Tüm bu olumsuzluklara rağmen ülkeden ayrılarak Almanya’nın Berlin kentine gitmişti. Ancak aklı vatanındaydı. Sürekli haberler almaya çalışır ve cephelerden gelen iyi haberler hep sevindirirdi onu. Tarihler, 15 Mart 1921’i gösteriyordu.

Berlin’de vuruldu
Osmanlı İmparatorluğu’nun Sadrazamlarından Talat Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yerleştiği Berlin’de evinin az ilerisindeki Charlottenburg Caddesi’nde yürürken saldırıya uğradı. Kendisine arkadan yaklaşan kahpe eli fark edemedi. O eldeki silahtan çıkan kurşunlar, Talat Paşa’nın ensesinden girmişti. Meşhur İttihat ve Terakki Lideri, olay yerinde şehit olmuştu. Talat Paşa, Ermeni terör örgütlerinin suikastler zincirinin ilk halkası olmuştu.

Katili beraat etti
Talat Paşa’yı katleden o kahpe elin sahibi ise azılı terörist olan Ermeni Sogomon Tehliryan’dı. Tarihçi Murat Bardakçı da, yaşanan bu suikastle ilgili şu bilgileri veriyor: “Tehliryan, cinayetten birkaç gün sonra Berlin’deki Charlottenburg Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkartıldı. Ama duruşmalar katilin değil, Türkiye’nin yargılandığı bir havaya büründü. Tehliryan çok kısa bir yargılamadan sonra beraat etti!” Bardakçı, Ermeni teröristin, karakoldaki ifadesinde Talat Paşa’yı niçin arkadan vurduğu sorulduğunda, şunları söylediğini aktarıyor: “Öldürmeye daha önce birkaç defa teşebbüs edip önüne çıkmıştım. Ama öyle bir bakışı vardı ki, silâhımı çekemedim. Sonra da arkasından vurdum.”

Asla hizip yapmadı
Talat Paşa, önemli bir devlet adamıydı. Mustafa Kemal Paşa ile İttihatçılar arasındaki mücadelede, İttihatçı önderler arasında yer aldı. Ancak Kurtuluş Savaşı sırasında hiçbir zaman hizip yapmadı. Gazeteci-Yazar Taylan Sorgun, İttihat ve Terakki’yi anlattığı kitabında, Talat Paşa’nın, Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedildiğini anladığı anda, İttihat ve Terakki üyelerine, Anadolu’da bir şeyler yapacağını düşündüğü Mustafa Kemal Paşa’ya yardım etme talimatı verdiğini anlatır. Talat Paşa, uğradığı menfur suikastin ardından Berlin’deki Türk Mezarlığına gömüldü. Kemikleri, 1943 yılında alınan Bakanlar kurulu kararı ile Türkiye’ye geri getirildi ve Şişli’de Hürriyet-i Ebediye şehitliğine defnedildi.

Yazar Murat Bardakçı duruşmada Ermeni katilin değil Türkiye’nin yargılandığına dikkat çekti.

Türk katilleriyle kartpostal
Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında vermişlerdi. Seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle, bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden katletmişlerdi. Kana susayan caniler, bu katlimların ödülünü, bastırılan kartpostallarla alıyorlardı. Ermeniler tarafından propaganda mahiyetinde basılan bu kartpostallar, Anadolu’da Türkler’i katleden Ermeni çetelerin reislerinden başkası değildi.

İttihat ve Terakki Fırkası’nın lider isimlerinden Talat Paşa, Ermeni terörünün ilk kurbanı oldu. Berlin’de uğradığı silahlı saldırı sonucu şehadet şerbetini içti.

Hikmet Özdemir, tarihi gerçeği açıklıyor:
Cemal-Enver Paşa’yı da onlar vurdu...
TÜrk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir, “Üç Jöntürk’ün Ölümü” adlı kitabında, Enver Paşa ve Cemal Paşa’nın da, tıpkı Talat Paşa gibi 1921 ve 1922 yıllarında Ermeni suikastçılar tarafından öldürüldüğünü belgelerle ortaya koydu. Özdemir’in verdiği bilgilere göre Cemal Paşa, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması üzerine Enver Paşa ve Talat Paşa gibi yurdu terk ederek, Tiflis’e geçti. 21 Temmuz 1922’de, Türkiye’ye dönme hazırlıkları içindeyken Karakin Lalayan ve Sergo Vartanyan adlı iki Ermeni komitacı tarafından şehit edildi. Enver Paşa da, Tacikistan’ın Belçivan yakınlarında 4 Ağustos 1922’de Ermeni teröristler tarafından şehit edildi. Naaşları daha sonra yurda getirildi.

Mahkeme gösteri alanına dönüştü
İTTİHAT ve Terakki Fırkası liderlerinden Osmanlı devlet ve siyaset adamı Talat Paşa’ya yönelik suikastin ardından Almanya’da yaşanan olaylar, bir müttefike hiç yakışmadı. İngilizlerin, Ermeni suikastlarının başlamasında’ki etkisi, yazar Tevfik Çavdar’ın da gözünden kaçmaz. Çavdar, “Bir Örgüt Ustasının Yaşam Öyküsü, Talat Paşa” eserinde, cinayetten sonra açılan davayı şöyle anlatıyor: “Katilin cezasını muhakkak bulacağına dair Alman yetkili makamları
nın verdikleri demeçlere rağmen mahkeme, Ermeni kurtuluş hareketinin bir gösteri alanına dönüştürülmüş, hatta Türklerin gösterdikleri savunma tanıkları bile dinlenmemiş ve katil beraat ettirilmişti. Bu sonuçta iki önemli etkenin olduğu varsayılmaktadır. Bunlardan bir tanesi, o günlerde Almanya’nın içinde bulunduğu toplumsal çalkantı, diğeri ise bazı dış güçlerin perde arkasından yaptıkları baskılar. Bu güçlerin başında İngiltere gelmektedir.”

Ermeni çeteler Batı’nın maşası
İttihat ve Terakki uzmanı Gazeteci-Yazar Hikmet Çiçek, tüm suikastların arkasında emperyalistlerin olduğunu söyledi. Talat Paşa’nın katilinin, Türk tarafının tanıklarının dinlenmesine bile gerek görülmeden beraat ettirildiğini hatırlatan Çiçek, o dönem Ankara Hükümeti’nin Talat Paşa saldırısına bakış açısının, aslında ASALA ile birlikte yaşanan olaylara da ışık tuttuğunu dile getirdi. Çiçek, “Ankara, katilin Ermeni oluşuna karşın hedef olarak İngiliz emperyalizmini göstermiştir. Bu tespit doğrudur. İttihat ve Terakki’nin liderlerine karşı İtalya’da, Rusya’da ve Almanya’da işlenen cinayetlerde Ermeni militanlar bir maşa olarak kullanılmıştır. Kullanan İngiliz emperyalizmidir. Ne yazık ki, Türk Devleti ve hükümetleri, Ermeni teröründe Kurtuluş Savaşı günlerinin siyasetini çoktan terketti” dedi.

Kaynağı ABD ve AB
Günümüzde de sözde Ermeni soykırımı iddialarının gündeme geldiğini hatırlatan Çiçek, şunları söyledi: “Ermeni soykırımı yalanının yeniden gündeme getirilmesi, Türkiye’nin parçalanması ve Türk devletinin ortadan kaldırılması içindir. Bu tehdidin kaynağında Ermeniler değil, ABD ve Avrupa Birliği bulunmaktadır. Ermenilik adına hareket ettiğini ileri süren bazı kuruluşlar, her zaman olduğu gibi yine büyük devletlerin belirlediği rollerle sahnededirler. Şu sorunun cevabını vermek gerekir: Ermeni soykırımını kabul kararlarını, niçin Avrasya ülkeleri almıyor da, ABD ve Avrupa ülkeleri alıyor?”
Çiçek, Ermeni soykırımı yalanının, bugün ABD’nin BOP projesi içinde anlam kazandığını sözlerine ekledi.


Kahpe Pusular ( 7 )

Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç’ten Ermeni olayına farklı bakış

Anadolu’da Ermeni devletinin kurulmasını ATATÜRK önledi
Mustafa Kemal olmasaydı, bugün Anadolu’da bir Ermenistan devleti kurulmuş olacaktı. Ama Erzurum Kongresi, tüm bu hesapları altüst etti

Los Angeles Başkonsolosu Murat Baydar’la birlikte 1973 yılında Los Angeles’te katledilen Bahadır Demir’in Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden sınıf arkadaşı olan Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ögretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç, Ermeni meselesine 1915’li yıllardan çok daha önce bakılması gerektiğini belirterek, “Ermeni sorunun ardında emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama ve paylaşma politikalarının yattığını söylemek güç olmayacak. 1915’li yıllarda Osmanlı, sürekli savaşlarla meşgul olduğundan dolayı Ermeni meselesine yeteri kadar ciddiyetle bakamayıp pasif kaldı” dedi. Çekiç, bugün yaşananların da Osmanlı’nın o günlerde yaşadıklarından pek farklı olmadığını ifade ederek, “Mustafa Kemal olmasaydı bugün bu topraklarda bir Ermenistan Devlet’i bulunacaktı. Ama Erzurum Kongresi ile onların bu hesapları tutmadı. Atatürk’ün kararlılığı ve başlattığı Kurtuluş Savaşı onların bu rüyalarını yitirmesine sebep oldu” dedi.

Soykırıma tarihi cevap
Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin çarpıcı cevaplar vermişti: “1915’te Rus Ordusu bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman çarlığın hizmetinde bulunan taşnak komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Bu cinayetleri işleten ve saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı.” Mustafa Kemal, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti: “Dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.”

Papazdan iğrenç teklif
Doğu Anadolu’yu Ruslar ilhak etsin
Osmanlı-Rus savaşından sonra İstanbul Yeşilköy’e kadar gelen Rus ordusunun karargahına giderek Grandük Nikola ile görüşen zamanın Ermeni Patriği Varjabedyan, Osmanlı vatandaşı olmasına rağmen Doğu Anadolu’nun Ruslar tarafından ilhakını, bu olmazsa bölgeye Bulgaristan gibi özerklik verilmesini istemişti. Bu mümkün değilse bölgede Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını; ıslahat tamamlanana kadar da Rus ordusunun geri çekilmemesini talep etmişti. Patriğin bu küstah talebi Ayastefanos Anlaşması’na 16. madde olarak girmişti. Doğu Anadolu’daki Rus
işgali Rusya’ya Osmanlı Ermenileri üzerindeki etkisini arttırma olanağı sağlamıştı. Rus ordusunda görev yapan Ermeni subaylar, Osmanlı Ermenilerini devlet aleyhine kışkırtarak, “Balkanlar’daki Hıristiyanlar gibi Osmanlılardan ayrılıp kendi muhtar devletlerini kurabileceklerini” telkin etmişlerdi.

Ayastefanos’a İngiliz ayarı
Rusların bu hamlesini öğrenen İngiltere, Ayastefanos Anlaşması’na karşı çıkmıştı. Zira, Doğu Anadolu’da Rusya himayesinde kurulacak olan bir Ermenistan, İngiltere’nin Basra Körfezi ve Hindistan yolunun güvenliğini tehlikeye düşürecekti. İngiltere, Osmanlılardan Kıbrıs’ı kopararak bunun karşılığında Ayastefanos Anlaşması’nın değiştirilmesini sağlamıştı. İngilizlerin baskısı sonucu Berlin Konferansı’nda Rusya’nın Kars, Ardahan ve Batum dışında işgal ettiği topraklardan hemen geri çekilmesi ve Ermeni Islahatı’nın bunun ardından yapılması kararlaştırılmıştı. Bu olaydan sonra da İngiltere ‘Ermeni Islahatı’nı kendi meselesi olarak görecekti.

Din duygusunu istismar
Ermeni Patriği Horen Aşıkyan ’Ermeni tarihi’ adlı eserinde, “Türkiye’nin çeşitli yerlerine dağılmış çok sayıda Protestan misyoner İngiltere lehine propaganda yapmakta, Ermenilerin İngiltere sayesinde muhtariyete kavuşacaklarını ileri sürüyor” bilgisini veri-yordu. Yine Ermeni din adamı Hrant Yartabed’e göre de ‘Osmanlı ülkesinde Protestan topluluklar kurulması ve bunların İngiltere ve ABD tarafından himaye edilmesi uygarlık iddiasındaki Batılı
güçlerin en kutsal duygusu olan din duygusunu bile sömürmekten kaçınmadıklarını göstermekteydi. Ermeni yazar Kaprielian ‘Ermeni krizi ve yeniden doğuş’ adlı kitabında ‘İhtilal vaad ve telkinlerini Ruslara borçlu olduklarını’ iftiharla belirtmişti. Bu gerçekler karşısında, Ermeni sorunun ardında emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama ve paylaşma politikalarının yattığını söylemek hiç de güç olmayacaktı.

Subatan’daki kazı katliamı belgeledi
Ermeni caniler, Türkiye Rusya sınırı yakınında yer alan Kars’a bağlı Subatan Köyü’nde korkunç bir katliam gerçekleştirdi. Kars ve Sarıkamış’tan geri çekilen Ermeni çeteler,
25 Nisan 1918’de köye baskın düzenler. Her tarafa gelişigüzel ateş açan caniler, karşılarına çıkan köylüleri acımasızca öldürür. Korkudan evlerine gizlenen kadın ve çocuklar da kafalarına balta vurularak ya da karınlarına süngü sokularak öldürülür. Olayın canlı şahitleri Fariz Öztürk ile Durağa Öztürk’ün yer göstermesi sonucu bölgede 1991 yılında bir kazı gerçekleştirilir. Yapılan kazılarda toplam 570 vatandaşımızın hunharca katledildiği ortaya çıkar.

Akdeniz’e inme hayaliyle Ermeni çeteleri kışkırttı
İngilizlerin Ortadoğu, Rusların Akdeniz hayali Ermenileri kışkırttı. Rusya’yı Avrupa’nın güçlü devletleri arasına sokabilmek için ön şartların güçlü bir ordu ve denizlerde hakimiyet olduğuna inanan Deli Petro, orduyu baştan aşağı yenileme ve bir donanma kurma hamlesine girişti. Rusların Deli Petro ile başlayan Akdeniz hayallerinin gerçekleşmesi için Ermenilerden faydalanıldı. XIX.yüzyılın ikinci yarısında bir Ermeni sorunundan söz edilmeye başlandı. Başlangıç noktası aramak gerektiğinde bunu 1856 Islahat Fermanı ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı ve bunu izleyen Ayastefanos anlaşması ve Berlin Konferansı’nda bulmak mümkün.

Hamileri Rusya
Rusya bu dönemde dünya güç dengesinde giderek daha önemli bir devlet olarak ortaya çıkmaktaydı. Bu emperyalist güç komşu olduğu Osmanlı devleti topraklarını bir tür doğal gelişme alanı olarak kabul etmekte olup, Osmanlıların sırtından güneye ve güneybatıya yayılmak peşindeydi. Nitekim, Yunanistan’ın Osmanlılardan ayrılarak bağımsız olması, büyük ölçüde Rusya’nın bu politikası sonucuydu. Bu politikanın başta gelen unsurlarından biri de Rusya’ya göre, Osmanlı Hıristiyanlarının hamisi olmaktı. Bu ise Rusya’yı Ortodoks Rumların yanı sıra Gregoryen Ermenilerle de ilgilenmeye sevk etmekteydi.

Ecmiyazin Kilisesi
Rusya, batıda Balkanlara nüfuz etmeye çalışırken, doğuda da Kafkasya’ya inmekteydi. Bu gelişme Kafkasya’daki Ecmiyazin Ermeni Kilisesi’ni Rus tesiri altına sokmaya başlamıştı. Ecmiyazin, Gregoryen Ermenilerinin büyük çoğunluğunun bağlı oldukları dinsel merkezdi. Rusların Osmanlı Ermenilerine sızmaya çalışması da Ecmiyazin Kilisesi aracılığıyla olmuş ve 1844’den itibaren İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ndeki ayinlerde bu kilisenin adı anılmaya başlanmıştı.

Kahpe Pusular ( 8 )

24 Nisan 1915 çarpıtılıyor
İsyanlar tehcirin değil, tehcir isyanların sonucuydu. Bütün bunlar olup biterken İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı’nı zorlamakta, Osmanlı orduları Galiçya’dan Doğu Anadolu ve Irak’a kadar çeşitli cephelerde düşman kuvvetleriyle çarpışmaktaydı. Osmanlı, bu durum karşısında önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiş, sonuç vermeyince 24 Nisan 1915’te Ermeni komitalarını kapatmış ve yöneticilerinden 2345 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklamıştı. Diasporanın ‘katliam’ yıldönümü diye andığı 24 Nisan tutuklamaların tarihidir.


Hınçak-Taşnak
komitalarını sahneye çıkardılar
“Müslüman Türkler Hıristiyan halklara zulmediyor. Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor” denilerek isyancı örgütler devreye sokuldu.

Osmanlı’nın içerisindeki Ermeniler, devlete karşı harekete geçirilerek, silahlanmaları da sağlanmıştı

1877-1878 Osmanlı -Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin aldığı yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklal peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak teşkilatlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı. Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye’yi aralarında paylaşma planları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilatlarına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu.

Bu devletler, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi. Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler, “Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor. Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor” temasını işlemişlerdi. İşte böyle bir ortamda, 1880’den itibaren Doğu Anadolu’da bazı Ermeni komiteleri kurulmaya başlamış, Van’da ‘Kara Haç’ ve ’Armenakan’, Erzurum’da ‘Vatan Koruyucuları’ adlı komitaler teşkil edilmişti. Osmanlı yönetiminden bir şikayeti olmayan ve refah ve barış içinde yaşamaya devam eden Ermeni halkının büyük çoğunluğunun bu faaliyete rağbet etmemesi nedeniyle yerel düzeyde kalan bu komitalar etkili olamamış, zamanla varlıkları da sona ermişti.

Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komitalar yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olamayınca, bu kez başka bir yol denenmiş ve Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komitalar kurdurulmuştu. Siyasi bir gayeye hizmet için silah kullanmaktan çekinmeyen bu komitalara hedef olarak Anadolu toprakları, amaç olarak Osmanlı Ermenilerini ‘kurtarmak’ gösterilmişti. Osmanlı, isyanlar karşısında, her devletin yapacağını yapmış ve isyanları bastırmak için asilerin üzerine kuvvet göndermişti. İsyanlar, Ermeni halkının çoğunluğunun komitaların faaliyetini benimsememesi nedeniyle kısa sürede bastırılabilmişti. Ancak, her isyanın bastırılması yeni bir ‘katliam’ olarak sunulmuştu.

Kiliseler de devreye sokuldu

Büyük devletler Savaş sırasında Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi. Ermeni komitacılar Anadolu’nun pek çok kentinde silahlanarak hükümete karşı faaliyetlerini sıklaştırdı.

Tarihteki Ermeni olayları
Anavatan müdafileri olayı (08 Aralık 1882)
Armenakan çatışması (Mayıs 1889)
Erzurum isyanı (20 Haziran 1890)
Kumkapı nümayişı (15 temmuz 1890)
Merzifon, Yozgat olayları (1892-1893)
Birinci Sasun isyanı (Ağustos 1894)
Zeytun (Süleymanlı) isyanı (1-6 Eylül 1895)
Divriği (Sivas) isyanı (29 Eylül 1895)
Babıali olayı (30 Eylül 1895)
Trabzon isyanı (2 Ekim 1895)
Develi (Kayseri) isyanı (7 Ekim 1895)
Akhisar (İzmit) isyanı (9 Ekim 1895)
Erzincan (Erzurum) isyanı (21 Ekim 1895)
Gümüşhane isyanı (25 Ekim 1895)
Bitlis isyanı (25 Ekim 1895)
Bayburt (Erzurum) isyanı (26 Ekim 1895)
Maraş (Halep) isyanı (27 Ekim 1895)
Urfa (Halep) isyanı (29 Ekim 1895)
Erzurum isyanı (30 Ekim 1895)
Diyarbakır isyanı (2 Kasım 1895)
Siverek (Diyarbakır) isyanı (2 Kasım 1895)
Malatya isyanı (4 kasım 1895)
Harput isyanı (7 Kasım 1895)
Sivas isyanı (15 Kasım 1895)
Merzifon (Sivas) isyanı (15 Kasım 1895)
Maraş (Halep) isyanı (18 Kasım 1895)
Muş (Bitlis) isyanı (22 kasım 1895)
Kayseri (Ankara) isyanı (3 Aralık 1895)
Yozgat (Ankara) isyanı (3 Aralık 1895)
Zeytun isyanı (1895-1896)
Birinci Van isyanı (14 Temmuz 1896)
Osmanlı Bankası baskını (14 Temmuz 1897)
İkinci Sasun isyanı (Temmuz 1897)
Yıldız suikasti (21 Temmuz 1905)
Adana isyanı (14 Nisan 1909)

Hedef karışıklık çıkarmak
İstanbul’daki Ermeni Patriği 1876’da İngiliz Büyükelçisi Eliot’a ‘Avrupa’nın müdahalesi ve dikkatinin çekilmesi için isyan çıkarmak lazımsa, bunun zor olmadığını’ söylemişti. Erzurum’daki İngiliz Konsolosu Graves, 1895’de İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliğine yolladığı mesajda da, “ Türk hükümeti üzerine dikkat çekmenin imkanlar sunacağını” kaydetmişti.

İlk isyan Erzurum’da patladı
Bütün ayaklanma girişimlerinin ortak özelliği bunların Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitacılarla planlanmış ve gerçekleştirilmiş olmasıydı.

Ayaklanma teşebbüsleri önce Hınçaklardan gelmiş, daha sonra Taşnaklar da bu yolu izlemişlerdir. Bütün ayaklanma girişimlerinin ortak özelliği bunların Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitacılarla planlanmış ve gerçekleştirilmiş olmasıydı. İlk isyan 1890’daki Erzurum isyanıydı. Bunu yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93’de Kayseri,Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894’de Sasun isyanı, 1895’de Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1905’de Padişah Abdülhamid’e suikast teşebbüsü ve 1909’da Adana isyanı takip etmiştir. Bütün bu isyanlar ve olaylar Ermeni komitalarınca ’Ermenilerin Türkler tarafından katledilmesi’ olarak tanıtılmış ve Batı ülkelerine Hıristiyan kamuoylarına bu şekilde yansıtılarak büyük bir gürültü koparılmıştı. Bu amaçla hiçbir yalandan kaçınılmamış, olaylar tahrif edilmiştir.

Batı, yalanı benimsedi
Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar dağılmış Hıristiyan misyonerler ile büyük devletlerin konsoloslukları ve İstanbul’daki büyükelçilikler bu propagandanın Batı kamuoylarına iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardı. Buna Batı basınının lehte yayınları da eklenince Hıristiyan kamuoyu Ermenilerin gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmayan mesajlarını benimsemeye başladı. Batı’ya göre bu ‘Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki bir çatışmaydı ve vahşi Müslümanlar masum Hıristiyanları katletmekteydi.’ Öyle ise yapılacak iş Müslümanlara karşı Hıristiyan Ermenileri desteklemek ve himaye etmekti. Gerçekten de böyle oldu. Ermeni ayaklanmasının nedeni ne sefalet, ne ıslahat, ne de baskıya tabi tutuldukları iddiasıydı. Ayaklanmanın nedeni Batılılar ile Rusya’nın Ermeni komitaları ve kilisesi ile işbirliği halinde Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak
istemeleriydi.

Çetelere Rus desteği
Ermeni katliamı yalnızca Türkleri hedef almamış, Trabzon dolaylarındaki Rumlar ve Hakkari dolaylarındaki Museviler de Ermeni çetelerce katledilmişlerdi. Ermeni komitaların amacı bu topraklar üzerinde yaşayan Ermeniler dışındaki bütün unsurları yok etmek ya da göçe zorlamak ve böylece kurulması hayal edilen Ermenilerin çoğunlukta olmalarını sağlamaktı. Rus yönetimi 1915’lerdeki isyanlara destek verdi. Çar II. Nicola’da, Ermeni çetelerinin doğu bölgelerimizde Ermeni çetelerinin eylemlerini kutlamaktan da geri kalmamıştı.

- Bitti -

30/09/2007


*******



     ihanet19 yüzyıllık dünya tarihi yeni bir asrın eşiğine geldiğinde Ermeniler, yüzyıllardır aynı toprağı paylaştıkları bir bütün oldukları insanları ortadan kaldırıp kendi bağımsızlık hikayelerini yazacaklardı. Türkler olmasaydı Ermeniler tarihin son sayfalarında bile kendilerine yer bulamazlardı. Yunanlılar ve Ermeniler Türklerin güvenli topraklarında yaşadılar.

Her şey 93 harbi ile başlamıştı. Türk milleti kan ağlıyordu. Ordu, topraklarını ve insanlarını Ruslara karşı koruma mücadelesi verirken, askerin ikmal yolları çeteler tarafından kesiliyor, erkeksiz kalan köylere yapılan baskınlar, eli silah
tutan kadın, çocuk ve yaşlılar tarafından önlenmeye çalışılıyordu. 1914 yılının Aralık ayıydı. Dondurucu soğuk, Allahuekber dağlarının sırtlarını buzla örtmüştü. Günlerdir aç, susuz yürüyen gencecik askerler, buz tutan bu dağı yalınayak aşarken, Rus ordusunun her an karşılarına çıkabileceğini biliyordu. Onlar adı, sanı konmuş bir düşmana karşı savaşacaklarını düşünüyorlardı. Sırtlarında asırlardır komşuluk ettikleri Ermeni gönüllülerin hain kurşunlarını hissettiklerinde, dünya tarihi de eşi benzeri görülmemiş bir ihanete tanıklık ediyordu. İşte bu dizimizde, Ermeni vahşetlerini belgelerle ortaya koymaya çalışacağız.
Ermeni mezalimini unutturmak istiyorlar
* Ermenici bazı sözde aydınlar, çirkin bir kampanya başlatarak, Türk milletini Ermenilerden özür dilemeye çağırırken, diasporanın atalarının bu topraklarda yaptıkları vahşetler unutturulmaya çalışılıyor.
Ancak, gerçekler hiç de öyle değil. 93 harbini fırsat bilen Ermeni çetelerin, Anadolu’da çocuk, kadın ve yaşlıları nasıl katlettikleri hala hafızalarda. Özür dilemesi gereken Türkler değil, tam aksine Ermenilerdir..

Türkiye ve Ermenistan’ın devlet arşivlerinin karşılıklı açılması ve tarihçiler tarafından incelenmesi talepleri, Ermenistan tarafından asla kabul edilmiyor. Çünkü tarih konuşmaya başlarsa, soykırım tellalları susmak zorunda kalacak. Çünkü 600 yılı aşkın tarihine hiçbir zaman soykırım gibi bir insanlık suçunu katmayan Osmanlı’ya sürülen leke, Türk ırkına husumet besleyenlerin ellerine bulaşacak. Yalanları bile bu gerçeğe yardım edemiyor görünen o ki.

Katliamları anlatamadık
Türk milleti; onların yaptıkları katliamları dünya parlamentolarına şikayet etmediği, propaganda malzemesi yapmadığı ve anlamsız kampanyalar düzenlemediği için eksik kaldı. Oysa yaşananlar ne insanlığa, ne çağdaşlığa ne de başka bir insani kavrama sığardı.

Osmanlı döneminde paşa bile oldular
OSMANLI’nın “en mutlu” azınlığı olan Ermeniler, imparatorluk döneminde sınırsız hak ve özgürlüğe sahip oldu. Savaştan muaf olan Ermeniler, cephede can veren Türklerden boşalan bürokratik kadrolara geliyordu. Bu tarihlerde, Ermeniler arasından, 5 bakan, 22 paşa, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 12 müderris, 8 tabip general, 42 yüksek dereceli memur çıktı. Rum isyanından sonra boşalan Osmanlı hariciyesine yerleştirilen Ermenilere, Osmanlı Devleti’ne hizmetlerinden dolayı “millet-i sadıka” adı verildi.


Tarihsel gerçekler ve uluslararası hukuk ışığında Ermeni soykırımı iddiası
cumhuriyet.com.tr/?hn=135466


Resmi belgelerle Ermeni vahşeti/yeniçağ gazetesi
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/arsiv.php
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=11988
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/search.php?cx=partner-pub-6472159611684804%3Ak6m3t9-8htn&cof=FORID%3A10&ie=ISO-8859-9&q=Resmi+belgelerle+Ermeni+vah%FEeti&sa=Ara#1101
Tarihsel gerçekler ve uluslararası hukuk ışığında Ermeni soykırımı iddiası
cumhuriyet.com.tr/?hn=135466
 




http://www.ermenisorunu.gen.tr/
http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata1d.html
http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=991
http://www.1915ermeniyalani.org/index.htm
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=8262
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=1659












kaç kişi okudu